Trabzonspor’un Türk futbolunda açtığı sayfayı yalnızca sahadaki başarılarla anlatmak eksik kalır. İstanbul’un yıllarca tartışmasız kabul edilen futbol hâkimiyetini Anadolu’dan çıkan bir takımın sarsması, birkaç iyi futbolcunun aynı dönemde buluşmasıyla açıklanabilecek sıradan bir başarı hikâyesi değildir. O büyük futbolcu kuşağının yeteneği, karakteri, şehrin futbola duyduğu tutku ve Trabzon’un kendi insanına duyduğu güven elbette bu destanın temel taşlarıydı. Fakat bütün bunları aynı hedef etrafında tutan çok önemli bir başka unsur vardı. Kulübü yönetenler Trabzonspor’u kendilerine verilmiş bir makamdan çok, kendilerinden sonraki kuşaklara bırakılacak bir emanet olarak gördüler.
Futbolda para önemli bir güçtür ama tek başına hiçbir zaman futbol aklı üretemez. Dünyanın en pahalı oyuncularını aynı soyunma odasına koyabilirsiniz. Yönetim iradesi zayıfsa, kurumsal disiplin kaybolmuşsa, kişisel hesaplar kulübün menfaatinin önüne geçmişse ortaya pahalı bir kadro çıkar ama büyük bir takım çıkmaz. Futbol tarihi bunun örnekleriyle doludur. Para kadro kurar, yönetim kulüp kurar.
Trabzonspor’un geçmişinden bugüne kalan bazı hatıralar tam da bu yüzden kupalar kadar değerlidir.
Efsane başkanlardan Şamil Ekinci döneminde anlatılan bir hadise, o yılların Trabzonspor anlayışını birkaç cümleyle özetler. Trabzonspor, Karadeniz gazetesine ilan verir. Gazetenin muhasebesi de ilan bedelini kulübe fatura eder. Şamil Ekinci bunu öğrendiğinde büyük tepki gösterir. Rivayete göre muhasebedeki görevlinin işine son verilir. Başkanın itirazı ise bugünün dünyasından bakıldığında şaşırtıcı ölçüde yalındır:
“Sen Trabzonspor’a nasıl fatura kesersin?”

Burada tartışılması gereken muhasebe usulü ya da faturanın ticari açıdan doğruluğu değildir. Asıl mesele o tepkinin arkasındaki zihniyettir. Trabzonspor o kuşağın gözünde sıradan bir ticari muhatap değildi. Şehrin ortak hafızası, gururu ve aidiyet merkeziydi. Kulüple kurulan ilişkinin ölçüsü kazançtan önce fedakârlıktı.
Aradan yıllar geçti. Futbol değişti, rakamlar büyüdü, kulüpler devasa ekonomik yapılara dönüştü. Fakat aynı duygunun başka bir örneği bu kez Ahmet Celal Ataman’da karşımıza çıktı.
Trabzonspor’un güçlü başkanlarından Ataman, Marek Hamšík’in Şana tarafında ev aradığını öğrenince haber gönderdi:
“Benim orada bir evim var. Beğenirse otursun.”
Hamšík evi beğendi. Ardından Ataman’a kira sözleşmesi götürüldü. Başkanın cevabı yine çok basitti:
“Bu neyin sözleşmesi? Trabzonspor’da kaldığı müddetçe kira mira yok. İstediği kadar otursun.”

İki ayrı dönem, iki ayrı başkan, değişen bir futbol dünyası ama değişmeyen bir aidiyet anlayışı...
Bir tarafta kulübüne kesilen faturayı içine sindiremeyen Şamil Ekinci, diğer tarafta dünyanın tanıdığı bir futbolcuya evinin kapısını karşılık beklemeden açan Ahmet Celal Ataman. Bu iki hatıranın kıymeti maddi büyüklüklerinde değil, temsil ettikleri yönetici karakterindedir. Çünkü Trabzonspor’u büyük yapan yalnızca sahaya çıkan on bir futbolcu olmadı. O futbolcuların arkasında gerektiğinde parasını, zamanını, itibarını ve imkânlarını ortaya koyan insanlar vardı.
Bugünden geçmişe bakarken bunu unutmamak gerekir. Trabzonspor tarihinde görev yapmış herkes elbette eleştirilebilir. Hatalar konuşulur, kararlar tartışılır, yanlışların hesabı tarih önünde yapılır. Fakat hüküm verirken terazinin öteki kefesine insanların bu kulübe ne kattığını da koymak gerekir. Çünkü bazıları Trabzonspor sayesinde büyümeye çalışmadı, Trabzonspor büyüsün diye kendi imkânlarını küçülttü.
Asıl fark da burada ortaya çıkıyor.
Makamı kulübün üzerinde gören yöneticiyle kulübü kendi makamının üzerinde gören yönetici aynı tarihe yazılmaz. Birisi görev süresiyle hatırlanır, diğeri bıraktığı kültürle. Trabzonspor’un büyük başkanlarının asıl mirası da koltukta kaç yıl oturduklarından çok, o koltuğa hangi ahlakla oturduklarıdır.
Bugünün futbolunda romantizmle kulüp yönetilemeyeceği açık. Milyarlarca liralık bütçelerin, uluslararası sözleşmelerin ve ağır mali yükümlülüklerin bulunduğu bir yapının profesyonellikten uzak yönetilmesi düşünülemez. Ancak profesyonellik aidiyetin alternatifi değildir. Tam tersine Trabzonspor’un ihtiyacı, geçmişin o güçlü emanet duygusunu çağdaş yönetim aklıyla buluşturabilmektir. Hesabını bilen ama hesabını kulübün önüne koymayan, bütçeyi korurken ruhu kaybetmeyen bir anlayış...
Şamil Ekinci’nin öfkesinde de Ahmet Celal Ataman’ın evinin kapısını açmasında da aynı sessiz cümle vardır...
Trabzonspor’dan ne alabilirim diye düşünmediler, Trabzonspor’a ne verebilirim diye yaşadılar.
Belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken ölçü tam olarak budur.
Trabzonspor’a sahip olmak başka, Trabzonspor’a ait olmak başka. Bu kulübün tarihini asıl yazanlar, ona sahip olduğunu düşünenler değil, kendisini ona ait hissedenlerdir.