Türkiye’de iç ve dış politikanın birbirinden ayrı/bağımsız yürümediği çok açık. Bir yandan iktidar kendine karşı gördüğü güçleri pasivize edip sindirmeye çalışırken aynı anda bizi önemli oranda ilgilendiren dış gelişmeler de hızlanıyor. ABD/NATO ile iş birliğinin daha da artırılması aynı anda yeni “barış” süreciyle uyum gösteriyor. “Çerçeve Yasa” tanımlaması “Yeni Türkiye” söylemine, dolayısıyla köklü anayasa değişikliğine yol açmanın anahtarı. Güçsüz ve önemli oranda yetkisiz bırakılan TBMM’yi bir üst aklın aritmetik hesaplarına alet ettiği günlerden geçiyoruz.

Bölgenin ABD planlarıyla biçimlenme çabasına koşut Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan iş birliği anlaşması ortaya çıkıyor. Tamamıyla bir ABD planı olduğunu, komşularımız İran-Rusya ile Çin’i çevreleme, kıskaca alma adımı olduğunu göremeyen/kavrayamayan geniş bir muhalif kesim var. Mustafa Kemal’in bölgesel ittifak ve güç birliğine hiç de benzemeyen Emperyal odaklı bir gelişme. Yine Atatürk’ün bağımsızlık ve karşılıklı iş birliği ilkelerine, “yurtta barış dünyada barış” söylemine hiç uymayan bir adım; tam tersi savaş tohumları eken.

Yüz yılı aşan tarihiyle Cumhuriyetimiz önemli badireler atlatmanın yanında özellikle ilk 15-20 yıllık dönemde ekonomik-sosyal-kültürel anlamda büyük yenilikler ve devrimler başarmıştır. Kuşkusuz kesintiye uğrayan dönemlerde kimi hatalı uygulamalar da olmuştur. Bunun temel nedeni kimi yöneticilerin Cumhuriyetin ve Cumhuriyet Devrimi’nin stratejik rotasından uzaklaşması ile açıklanabilir. Bu gerçekliği görmek istemeyen cumhuriyet karşıtlarını bir ölçüde anlamak olası. Çünkü onlar zaten bu cumhuriyete ve devrimlere karşılar. Ancak Cumhuriyetin bir devrimci atılım olduğunu göremeyen geniş bir “sol” kesim hala var. “Yüz yıllık parantez” nitelemesini hala doğru çözümleyemeyen bir “sol” anlayış varlığını sürdürüyor. Farklı gibi görünen her iki kanadın esas saldırısının Cumhuriyet’e olduğunu nedense kavrayamayan bir “sol” bu ülkede varlığını sürdürebiliyor. Bunun öyle ya da böyle “yetmez ama evet” gibi, “usulen evet” gibi, “zaten yasa biz hayır desek de çıkacaktı” gibi gerekçe/mazeret üretmekle/kendini kandırmakla karşıdevrim saldırısı göğüslenemez!

Bugün Cumhuriyetin yıkılması üzerine kurulu bir uzlaşma söz konusu. Ekonomik-sosyal-kültürel–siyasal yapısıyla, “Yeni Türkiye” diye bir formül coğrafyamıza dayatılıyor. “Coğrafya” dememin nedeni Türkiye dışında başka ülke ve ulusları içine alabilecek, Türk-Kürt-Arap ve çoğaltılabilecek etnik ve dinsel aidiyetlerle birlikte bir ülke! Bölünme, parçalanma ya da iç anlaşmazlık ve çatışmaların filizlendirilip kotarılacağı bir coğrafya! Bir yandan etnik bölücülükle yürütülen çaba ve yarı gizli ortaklıklar, öte yandan Tarikat/Cemaat yapılanmalarıyla kol kola yürümek; aslında ne denli de açık, görmek isteyenlere.

Çok örneğe gerek yok. Cemaatler birer ekonomik güç olarak artık palazlandılar. Birçok partide olabilecek esnek bir yapıya da sahipler. Bu yönüyle iktidarı belirleyecek bir güç durumuna ulaştılar, geçmiş seçimlerde net görüldü. Tarikat yapılanmaları “sivil toplum” görüntüsüyle yol almakta, büyümekte. Siyasal sistem tarikatların varlığından ve gücünden beslenip yararlanmak istiyor. Bu kayıt dışı ekonomik güç “al gülüm, ver gülüm” iş birliği ile siyasete girerken iktidar yolunu da açıyor dahası belirliyor da. Daha çok ön plana çıkan adlarıyla tanınan Fethullahçılar, Süleymancılar, İsmail Ağacılar, İskenderpaşalılar, Menzilciler/Adıyamancılar devlet aygıtlarını ve sosyal-kültürel-siyasal yaşamı belirleme, yön ve biçim verme aşamasına gel-miş-ler-dir!

Oysa 30 Kasım 1925 yılında 677 sayılı yasa sözüm ona hala yürürlüktedir! Bu yasa, Tekke, Zaviye ve Türbeleri kapatmış, tarikat unvanları ile bazı kıyafet ve hizmetlerin kullanımını yasaklamış bir devrim yasası; hala yürürlükte! Yasanın özü “tarikatların yasaklanması” dır; bırakın hükümete/devlete yardımcı olan “sivil toplum” masalını. Ap açık Cumhuriyet yıkıcılığının merkezidir tarikatlar!

Sadece iktidara açık destek veren cemaatler değil sorun. Sorun, sosyal-kültürel yapımızı biçimlemek, Cumhuriyeti kendi anlayışlarına göre yeniden kurma sorunsalıdır. Bu nedenle “iyi” tarikat, “kötü” tarikat gibi ya da hükümete destek verenler, vermeyenler gibi “ehveni şer” arayışlar çok tehlikeli sapmalardır. Kimi “muhalif” çevrelerin böyle bir ölçütle siyaset yapmak istediği, genelde “ağa”, “bey”, şeyh”, “şıh gibi feodal yapılanmalardan “medet” umduğu görülmekte. Tam bu dönemde “önderlik” savı tarihsel bir sınavdan geçmektedir.

AKP sözcülerinin “yüz yıllık parantez” söylemi ile DEM/PKK’nin Eş Genel Başkanının “yüz yıllık zulüm, kıyım, hukuksuzluk” vb. teraneleri aynı ya da benzer amacı açıklamıyor mu? Ve yine ekliyor diğer Eş Genel Başkan, “Süreçte negatif yönde kırılmalar gerçekleşirse Türkiye’de her yer Gazze olacak”. Tehdite ve küstahlığa bakın! Bu açıklama ve koşulların acilliğinde niyetten çok öte olan sözleri duymayan, duymak istemeyen, “yeni” olmakla pek övünen, eskileri atmak, onlara sahip çıkmamak adına bin bir takla atan ilgili “önderlik” meclisteki yasa oylamasına “taktiksel” yaklaşmışmış! Meclis grubunu serbest bırakmış! Ne yaman bir demokratlık ama!

Önderlik, öngörü ister, sayısal/nicel verilere, feodal/dinsel-etnik yapılanmalara teslim olarak siyaset yapmaz. Mustafa Kemal Samsun’a çıkarken Anadolu’ya geçerken sayısal üstünlük hesabı mı yaptı? Hangi dinsel ya da etnik kökene ayrıcalık vadetti? Özgürlük ve bağımsızlık savaşımı verirken hangi gizli hesaplarla davranıp hangi dış ülkenin çıkarına uygun adım attı? O günlerin emperyalist güçlerine karşı önce kendi ülkesinin insanına/gücüne ve kazanma iradesine güvendi. Sayısal azdılar ama nitelik olarak çoktular; onun için kazandılar, unutulmasın!

- Yarınlar Güzel Olacak-