Gerçeğin çıplaklığına ilişkin tutum almak gün be gün zorlaşmakta. “Yasal” / “hukuksal” diye dayatılan, hak ve özgürlükleri kısıtlayan yetmezcesine “mobbinglerin” dalga dalga genişleyerek bir yönetim biçimine/anlayışına evrildiği dönemden geçmekteyiz. Oluşturulmak istenen iklim tam da “kabullen”, “biat et”, “sorma/sorgulama”; sakın ha karşı çıkma, tehditi! Yayılmak istenene anlayışın üstünlüğü/egemenliği dahilinde hoşgörü/anlayış. Daha doğrusu bu minvalde/düzlemde bir “uyum”, sosyal ilişkiler ve siyaset kültürü.
Kişilere saygı ile düşünceye saygı hep karıştırılır. Oysa esas olan insana saygı olmalı. Onun taşıdığı ya da savunduğu ama beğenmediğimiz düşüncelerine neden saygılı olayım diye kendimi çok sorgulamışımdır. Bu düşüncelere karşı çıkmak neden “saygı” ile ölçülsün? Karşı çıkılan bir anlayışa/düşünceye, beğenilmeyene nasıl saygı duyulur? Elbette ilgili kimliğin kişiliği ya da konumundan, statüsünden bağımsız bir değerlendirme, benim anlatmak istediğim. Birey olarak başta insan olmak üzere bütün canlılara ve doğaya saygı başka bir pencere ve terk edilemeyecek bir düstur ayrıca.
“Ben herkesle uyumluyum, iyi geçinirim” sözüne hep kuşkuyla bakmışımdır. Bu ve benzer sözlerin arkasında düşünsel bir çizgisizlik biraz da ilkesizlik sezerim. Kuşkusuz çok iyi olurdu bütün insanların mutlu olduğu bir dünya; “kötüler” in ve kötülüklerin olmadığı/kalmadığı bir dünya. Belki bir ütopya olarak hep var olacak, bu ayrı bir konu. Dahası, çelişkilerin olmadığı bir dünyanın, “daha mutlu bir dünya” oluşturabileceğinden de emin değilim; kimse de bunu garanti edemez ya. Yine de “ütopya”sızlık dolaylı bir ölüm değil mi diye de ayrıca tartışmak isterim.
Farklı konuların ya da durumların/koşulların değişik yönleri olabilir. Bunların tartışılması da çok doğal. “Doğru”, bu duruma göre yeni kanıt ve belgelere göre geçerliliğini korur ya da değişebilir, yitirebilir de. Her şey karşıtıyla anlamlı değil mi? Ayrıca bunlar iç içe sayılırlar. “Zıtların birliği” ilkesi yaşamı ve sosyal ilişkileri bütünüyle kapsamaz mı? İyi’nin içinde bir kötü ya da bir kötü’ nün/kötülüğün içinde bir iyinin saklı olduğu, olabileceği gibi. Ayrıca her bakış açısına göre bir “haklılık”, bir “doğruluk” tan söz edilebilir.
Hoca Nasrettin gibi çok boyutlu bakmalı, bakabilmeli. Hoca’nın kişiliğinin sevimli oluşu kadar yerel düşünmenin yanında evrenselliği, insancıllığı, mizah yüklü oluşu ve şiirsel söyleyişi, kavrayışların yaygınlaşmasında başat bir etkendir. Parmak bastığı “sen de haklısın” özdeyişi, yaşama çok yönlü bakışı simgeler. Günümüzdeki kaypaklığın, çıkarcılığın, renk ve çizgi sapkınlığının, buna bağlı popülizmin yaygın örneği değildir, onunkisi. Bir ilkesizliğin, tutarsızlığın, ölçüt yoksunluğunun söze-tutuma-davranışa- yansımış halidir, günümüzün “haklısın” tavrı; “politik” yanıt/tavır. Haklı ile haksızı, doğru ile yanlışı görüp görmezden gelmek, söylememek. Bunu da her görüşe saygılı olma ukalalığına/hadsizliğine bağlayıp daha “insancıl” bir tutum olarak gösterme çabası. Gülünç bir durum gibi geliyor bana, beyninin ve yüreğinin dışında, onları yok sayarak davranabilmek.
Her anlayışla düşünsel bağlamda nasıl uyumlu olunur? Siyaset dünyasının -artık buna tam bir arena denilebilir- ikiyüzlü temsilcilerini saymazsak çok zor bir durum. Sosyal ilişkilerin asgari müşterek bağlamındaki devingenliğinden söz etmiyorum elbette. Yanlış davranışa/söze/duruşa/eyleme de “doğru” ya da aynı ölçüde “yakın” ya da “uzak” olmak/olabilmek anlaşılması çok zor, en azından benim için. “Suya sabuna dokunmamak”, “etliye sütlüye karışmamak”, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” ve benzeri sözlerin arkasında toplumdan soyutlanma gerekçesi, bir kaçış yok mu? Çıkarcılık, bencillik, “neme lazımlık” ve çoğaltılabilecek bir dizi olumsuzlukları taşıyarak insanın birey ve sosyal varlık nedeniyle toplumsal sorumluluğunu yok sayma ya da terk etme tutarsızlığı değil mi?
Siyaset alanında ideoloji ya da ilke yoksunlarının, gülücük dağıtan çıkarcıların, her şey mubah diyenlerin dışında toplumda yapısal değişimle ilgili yaygınlaşan bir tutarsızlık. Aslında son çözümlemede güç’e sığınmak; dengeli davranmak adına haksıza/haksızlığa, yanlışa tavır koyamamak. Bireyciliğin/sorumsuzluğun tipik davranışı. “Birey”- “yurttaş” sorumluluğundan da kaçış. Durum ya da koşula göre, güç dengelerine göre ve de asıl korkulması gereken açık ya da gizli çıkar ilişkilerine göre konumlanmak; paralel yapı gibi!
-Yarınlar Güzel Olacak-