Taş duvarlı, hardama çatılı evleri arasından esen rüzgârıyla zamanı geriye saran Yapraklı Yaylası, çocukluğumuzun duru dünyasını her daim canlı tutar. Şafakla birlikte gökyüzünde süzülen atmaca ve kartalların gölgesinde hayat başlar; **At Yurdu**’nun düzlüğündeki at kişnemeleri **Koçkaya**’daki koçların sesine karışır. Günün en canlı anı **Bekirtaş**’ın kayalıklarında yaşanır; kuzuların analarından ayrıldığı meleşmeler yaylayı sarar. Keçi çobanı Şakir ağabeyin ve koyun çobanı Şaban dayının adımlarıyla şenlenen gün; öğle sıcağında sürülerin **Koyun Peri**’de sağılması ve **Duzhane**’de kaya tuzu verilmesiyle bereketlenir.

Biz çocuklar için koca bir oyun alanı olan yurt yerlerinde çelik çomak oynanır, hettalar taşınır, masmavi göğe telli ve kuyruklu uçurtmalar salınırdı. Uçurtma ipini tutarken **Deli Demirci’nin Düzü**’ne uzanıp göğü seyretmek, gün batımına doğru ise ocaklar tütsün diye tezek toplamak yayla çocukluğunun en tatlı sorumluluğuydu. Doğanın ve coğrafyanın dili her köşede kendini hissettirirdi: Tepesi sisli **Guguvak (Mantar) Dağı** mantarlarıyla, bir piramidi andıran **Kumbul Sırt** masalsı duruşuyla yükselirdi. Balahor yaylası ile sınırı çizen **Eğrek Dere**’nin serinliği ve Zugi ile Yılanlı yaylaları arasındaki hududu belirleyen **Dikili Taş**, kadim yayla komşuluklarının simgeleriydi.

Yapraklı yalnızca bir doğa cenneti değil, aynı zamanda canlı bir tarihti. 1. Dünya Savaşı’nda siper olan **Kurt Kabanı**’nın dik kayalıkları, Ruslara karşı direnişin kalesi **Ziyaret Tepe**, sesimizin yankılandığı **Kahraman Kaya** ve **Mezarlığın Dağı**’nda yatan meçhul şehitler, bu toprakların vatan kılınışının ebedî şahitleriydi. Ömer amcamızın yaptırdığı cami olmasa nerede saf tutardık bilinmezdi. Akşamları bilge **Hacı Halit Ağa**’nın dizinin dibinde öğüt dinler; son devir Osmanlı atlı tahsildarları **Nazım Ağa** ile **Yusuf Ağa**’nın at sırtındaki anılarına kulak kesilirdik. Esat ağanın vakarı, Polat ağanın nüktedanlığı, parapellumlu Ahmet ağa dayı, Sakine teyze, Hünkar teyze, Cür Ali, Topuz Hava ve sakinliğiyle Limanoğlu Hasan dayı hafızalarda silinmez izler bıraktı. Yakın zamanda kaybettiğimiz yaylanın güler yüzlü insanı Limanoğlu Yakup kardeşimiz unutulmazlar arasındadır.. Yayla toprağında ebediyete göçen Suiçmezoğlu Şükrü ağa, Haliloğlu Temel dayı ve genç yaşta yitirdiğimiz Suiçmez Memiş ağa ise geçmişi unutan nesillere inat sanki hâlâ yaylanın manevi bekçiliğini sürdürmektedir.

Yayla sofraları da bu köklü kültür kadar zengindi. Kamiloğlu Ayşe teyze ile Hupoğlu Ayşe teyzenin tatlı rekabeti, misafirperverlik simgeleri Esma ve Menşure teyzelerin güler yüzü yaylanın bereketiydi. Komşumuz Rukiye teyze ve Kazım dayı yapraklının solmayan renkleri, şimdilerde önemli bir görevde bulunan Sait Yusuf kardeşim ise bu yaylanın tozlu-topraklı alanlarında hepimiz gibi çocukluğunu geçirmiş değerimizdir.

Taze kaymak, peynir ve mısır ununun ateşte döne döne piştiği mis kokulu dönme kuymak günlerin en büyük ödülüydü. Eylül sonunda gevenler sararıp otlar kuruduğunda ise o kaçınılmaz göç vakti gelirdi. Ayrılış; fırınların yakıldığı, nar gibi ketelerin, yumuşacık lokumların ve kavrulmuş helvaların köydeki komşulara hediye edilmek üzere tepsilere dizildiği tatlı bir vedaya dönüşürdü.

Güz rüzgârı yamaçları sarartırken, heybemizde ketenin sıcaklığı, ruhumuzda Bekirtaş’tan Kahraman Kaya’ya ve Ananın Kabanı’na , soğuk oluktan, perin kabanına kadar uzanan çocukluk seslerimizle köye inerdik. Dilimizde "Yaylam benim, güzel yaylam" sözleri; bir sonraki baharı bekleyen hasret dolu dualarla...

İsmini burada yazamadığımız Yapraklı yaylasının onlarca insanına selam olsun. Aramızdan ayrılanlara Allah Rahmet eylesin.