ÇARESİZLİK

Mustafa Kemal’in Kahraman Türk Milletiyle birlikte üstün cesaret ve feragatle yürüttüğü ulusal kurtuluş savaşı sonrasında küllerinden doğarak, kısa zamanda yapılan devrimler sayesinde de medeni dünyadaki saygın yerini süratle alan Türkiye Cumhuriyeti kritik ve önemli dönemlerden geçerken aynı zamanda imtihan vermiş ve vermeye de devam edecektir.

Atatürk verdiği imtihanlarda hep başarılı olurken O’ndan sonraki süreçte tökezlendiğini ve imtihan konusunda yeterli olunamadığını açık olarak görüyoruz.

Güvensizlik, umutsuzluk ve karamsarlığın her alanda süratle arttığı ve hatta hâkim olduğu dönemlerden geçerken, geleneklerinden ve genetiğinden uzaklaşan toplumun önemli hasletlerini de kaybetmesiyle adeta dibe vurulmuştur. Dip aslında başarının da başlangıcıdır ancak vurgun yemeden çıkabilme konusunda mütereddidim.

Son yapılan anketler birinci partinin ‘’kararsızlar partisi’’ olduğunu gösteriyor ki bu durum toplumun siyasetten ve siyasilerden umudunu kestiği anlamını taşır.

Aslında çaresizliğin de bir sonucu değil mi?

Peki, kurtuluş nasıl olacak yani adalet, demokrasi, insanca yaşam için kimden veya neyden medet umulacak?

Bu durum partilerin akil(!) insanlarınca iyi analiz edilip ona göre davranış biçimleri geliştirilmelidir.

Mevcut Yönetime güvenoyu verilmezken alternatiflere de yeteri kadar teveccüh gösterilmediği aşikâr.

Toplumun düzelmesi bireyden başlar ki zor değildir. Hızlı bir değişim ve dönüşüme ihtiyaç vardır. Öncelikle modern bilime dayanan ve erdemli insan yetiştirmeye yönelik eğitimin başlatılması ve uygulanması acilen gereklidir.

Her yıl yap-boz yapmadan bilimsel ve çağdaş eğitim sürdürülürken, görgü kurallarını da içeren ve insani duyguları yeniden öğreten, erdemli eğitimin uygulanması ile toplum arınmalıdır.

Vücudun tüm hücrelerine sirayet eden liyakatsizlik, nepotizm, ahlaksızlık, kayırmacılık, yetersizlik, sevgisizlik, saygısızlık, kendini beğenmişlik ve bilgisiz fikir sahipleri yüzünden toplum yönetilemez olmuş ve bu durum insanları da insanlardan soğutarak yalnızlaşmanın ve boş vermişliğin, umutsuzluğun kapılarını ardına kadar açmıştır.

Yani temelde pek farklı olmayan yönetim anlayışları zaten yok olan ideolojinin de etkisiyle bireysel çıkarcı birbirine benzer siyasilerin varlığını hızla artırmıştır.

Bu bireysel çıkarcıların ortak noktası din, mezhep, memleket, ırk, cinsiyet olmayıp maddi menfaattir. Öbür yakıştırmalar bu gibiler için cephenin genişletilmesinde kullanılan materyaldir.

Yüce Makamların ulufe gibi liyakatsize dağıtılması, atama/seçimlerde görevi yapabileceğe değil de biat edene, mevcut iradeye yanaşarak her şeye baş sallayana değil de her ortamda doğruyu söyleyen, yaşantısı ile örnek olanlara, tabiri caizse doğrucu Davutlara verilirse yaşanan sorunlar asla yaşanmaz.

Bir ilde eski yönetmeliğe göre toplantılar yapılıyorsa, idare bundan bihaber ise vah ki ne vah. İşte sorunun, çaresizliğin kaynağı tam budur. Makamlar dağıtılamaz, pazarlıklarla kazanılamaz. Olursa olacak ta açıkça bellidir. Hüsran olur…

Ama esas sorun; bunlar at koştururken asli sorumlu; seyreden, ses çıkarmayan, taraftar zihniyetiyle yanlışı görmesine rağmen alkış tutan, siyasetçileri aşırı yücelten, parti yönetimlerini birkaç profesyonele yani siyaseti meslek edinenlere bırakan, seçici olmayan, ne verilirse onu yiyen, kabullenen, algıya hep açık olan, esas gücün elinde olduğunun ‘’Farkında Olmayanlardadır’’.

Son zamanlarda ne kadar çok siyasetçileri yüceltip yerin dibine soktunuz, düşündünüz mü? Çok değil mi? O halde ne çok inanıp kendini paralamalı, ne de bir hatası ile yerle yeksan etmelidir.

Partiler ideolojileriyle, programlarıyla, tüzük ve yönetmelikleriyle anlam ifade ederler. Bunlara aykırı olmaları taraftarına yani üyesine saygısızlıktır, hakarettir, kabul edilmemelidir.

Eğer bu yazılı kurallara uyulmuyorsa ses çıkarılmadıysa şikâyet etme hakkı da olamaz.

Aslında hak ihlali varsa ve süreklilik arz ediyorsa isyan hakkı da meşrudur. İsyan hakkı olanlar itirazların da yalnız kalacaklarından korkarlar. Hâlbuki itiraz başlasa yalnız kalanlar onlar olmayacaktır. Ama biat daha konforlu ve kolay geliyor.

Bu hak ihlali, size yapılmasından ziyade başkasına da yapıldığında karşı durulursa değeri daha çok olur.

Başkasına benzeyerek başarılı olmak mümkün değildir. Yani sağ partiler atama ile başarılı oluyor diye sol partinin de onu taklit etmesi aynı başarıyı getirmeyebilir.

‘’Toplum demokrasiye hazır değil, önseçim bu üyeyle olmaz vb.’’ yaklaşımlar değişimin önünde büyük engeldir ve farklı olmak iddiasına halel getirir.

Atamalarda kim kime kefil olabilir ki? Oluyorsa, hesabı ödeme güvencesini de vermelidir. Seçim kazanalım da ne olursa olsun. Öyle olmuyor işte…

Toplumun çaresiz kalması demokrasi açısından çok kötüdür. Kazanalım da ondan sonra, paranoyasından vaz geçilmelidir.

Demokrasi olabildiğince uygulanmalı, açık, şeffaf, adil olunmalı ve emek, liyakat, temsiliyet sihirli kelimeleri içselleştirilmelidir.