Ortada tartışmaya açık bir durum yok. Kanun açık. Tarih net. Sorumluluk tarif edilmiş. 5199 sayılı kanuna eklenen geçici maddeyle belediyelere açık bir takvim verilmiş: 31 Aralık 2028’e kadar barınaklar kurulacak, mevcutlar iyileştirilecek, rehabilitasyon süreçleri işletilecek. Hayvan sahiplerine bile 2025 sonuna kadar süre tanınmış.
Yani devlet diyor ki: Planlı gidin, altyapıyı kurun, süreci zamana yayarak çözün.
Peki şimdi ne oluyor?
Sahadan gelen bilgiler, bambaşka bir tabloyu işaret ediyor. Trabzon Valisi Tahir Şahin’in ilçe belediye başkanları ve kaymakamlar üzerinde ciddi bir baskı kurduğu, sokak köpeklerinin ivedilikle toplanması yönünde talimat verdiği konuşuluyor.
Burada durmak gerekiyor.
Çünkü bu tablo, şu soruyu kaçınılmaz hale getiriyor:
Madem 2028’e kadar süre var, bu acele neden
Bu hız, planlı bir kamu politikası refleksi değil. Bu hız, daha çok “yangından mal kaçırır” telaşını andırıyor. Oysa kanun koyucu bile bu işi zamana yaymışken, yerelde bu denli sert ve ani bir uygulama isteği, hem hukuki hem vicdani açıdan ciddi soru işaretleri doğurur.
Unutmayalım:
Barınak yoksa, rehabilitasyon altyapısı hazır değilse, sahiplenme mekanizmaları işlemiyorsa…
Toplamak çözüm değildir.
Toplamak, sorunu sadece görünmez hale getirmektir.
Daha da açık konuşalım:
Hazırlık yapılmadan hızlandırılan her adım, sorunu çözmez—büyütür.
Bugün belediyelere baskı kurarak “toplayın” demek kolay.
Peki yarın bu hayvanlar nerede tutulacak?
Hangi şartlarda yaşayacak?
Hangi sistemle sahiplendirilecek?
Bu soruların cevabı yoksa, ortada bir çözüm değil, plansızlık vardır.
İktidarın yapması gereken çok basit:
Kendi çıkardığı kanuna sadık kalmak.
Eğer bir takvim koyduysanız, o takvime önce siz uyacaksınız.
Eğer belediyelere süre verdiyseniz, o süreyi yok saymayacaksınız.
Devlet ciddiyeti, günübirlik talimatlarla değil, koyduğu kurallara bağlılıkla ölçülür.
Bugün yapılan şey, sahadaki yöneticileri sıkıştırmak olabilir.
Ama yarın bunun hesabı hem hukuken hem kamu vicdanında sorulur.
Çünkü mesele sadece sokak hayvanları meselesi değil…
Mesele, devletin kendi sözüne sadık kalıp kalmadığıdır.
BÜTÜN LİG KÜME DÜŞMÜŞTÜR
Bu ülkede artık mesele kimin kazandığı, kimin kaybettiği meselesi değildir.
Mesele çok daha büyüktür:
Türk futboluna duyulan güven ağır yara almıştır.
Son haftaya bakıyoruz…
Trabzonspor kendi sahasında 3-0 kaybediyor.
Galatasaray kaybediyor.
Fenerbahçe berabere kalıyor.
Elbette futbolda yenilgi de vardır, beraberlik de.
Ama mesele skor değildir.
Mesele, sahaya çıkan iradenin, mücadele duygusunun ve ligin inandırıcılığının tartışılır hâle gelmesidir.
Taraftar yenilgiyi kaldırır.
Kötü futbolu da kaldırır.
Ama ruhsuzluğu, vurdumduymazlığı ve “bu işin içinde başka bir şey mi var?” dedirten tabloyu kaldıramaz.
Bugün tribündeki insan şunu soruyorsa:
“Bu maçlar gerçekten sahada mı kazanılıyor?”
İşte o gün sadece bir takım değil, bütün bir sistem kaybetmiştir.
Çünkü futbolun temeli güvendir.
Güven yoksa puan tablosu sadece rakamdır.
Kupa sadece metaldir.
Fikstür sadece kâğıttır.
Lig ise sadece adı lig olan bir gösteriye dönüşür.
Bu yüzden açık söylüyorum:
Bu sezon sahada bazı takımlar puan kaybetmiş olabilir; ama asıl küme düşen Türk futbolunun itibarıdır.
Türkiye Futbol Federasyonu başta olmak üzere bu düzenin bütün sorumluları artık şunu görmek zorundadır:
Taraftar aptal değildir.
İnsanlar görüyor, izliyor, kıyaslıyor, sorguluyor.
Ve bir ligde insanlar sonuçlardan çok niyetleri tartışmaya başlamışsa, orada alarm zilleri çoktan çalmıştır.
Bu karanlık tablonun içinde Fatih Tekke’ye ayrı bir parantez açmak gerekir.
Çünkü o, susmanın makbul sayıldığı bir düzende konuşabilen, itiraz edebilen, futbolun onurunu hatırlatabilen az sayıdaki isimden biridir.
Bugün Türk futbolunun en çok ihtiyacı olan şey budur:
Cesaret.
Hakikati söyleme cesareti.
Yanlışa itiraz etme cesareti.
Taraftarın aklıyla alay edilmesine karşı durma cesareti.
Çünkü bu mesele artık sadece Trabzonspor’un, Galatasaray’ın, Fenerbahçe’nin meselesi değildir.
Bu mesele, tribüne gelen çocuğun futbola inanıp inanmama meselesidir.
Bu mesele, formasını giyip stada giden insanın kendini kandırılmış hissedip hissetmeme meselesidir.
Eğer bu güven yeniden kurulmazsa, bu ligde kim şampiyon olursa olsun eksik kalacaktır.
Çünkü şaibenin gölge düşürdüğü yerde zafer büyümez.
İnandırıcılığın bittiği yerde rekabet olmaz.
Adalet duygusunun zedelendiği yerde futbol sadece oynanır; yaşanmaz.
Son söz şudur:
Bir ligde taraftar skordan önce vicdanını sorguluyorsa, o lig çoktan küme düşmüştür.
Bugün mesele puan tablosu değil; Türk futbolunun vicdan tablosudur.