Özellikle, telefonlarda bulunan ‘’fabrika ayarlarına dön!’’ işlemini yaptığınızda bütün hataları ve yanlış düzenlemeleri tamamen silerek eski ayarlarına dönüyor.

Artık eminim ki; en ihtiyacımız olan komut şudur; ‘’Türkiye’m fabrika ayarlarına dön! Kuvay-ı Milliye Ruhunu yakala!’’

Büyük bir çöküş yaşıyoruz. Çöküşün sebep olmasıyla mutlu insan kalmadığı gibi büyük karamsarlık ruh hali herkesi sarmalamış vaziyette.

Bu sarmal yüzünden, insanı, diğer canlılardan ayıran özelliklerden olan; akıl, düşünme, vicdan, empati, sevgi, dürüstlük gibi çok değerli kavramların ancak tarifleri ile kalarak anlamsızlaştırıldığı bir dönemdeyiz.

Yakında anlamları da değişirse şaşırmamalıyız. Yani; uyanıklık, kibir, aşağılama, riya, gıybet, yalan, hırsızlık, liyakatsizlik gibi kavramların değer kazandığı bir döneme girdik ama farkında mıyız? Artık bu kadarına da iyi insanlar pes demeli ve izin vermemelidir.

Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramlarının yer aldığı ve Türkiye’nin de 1949 yılında imzaladığı İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde ‘’Yaşamak, hürriyet ve kişi emniyeti her ferdin hakkıdır’’ diye belirtilmiştir.

Üç sihirli kelimenin anlamı sayfalara sığmaz. İnsani koşullar altında hayatını sürdürmek, özgür birey olmanın onurunu yaşayabilmek ve yaşamının emniyet dâhilinde olduğu bir düzen olarak algılanabilir.

Kadın-erkek ayırımı olmaksızın, dindar-dinsiz, a mezhebi-b mezhebi, c kökenli-d kökenli olduğuna bakılmaksızın yaşayabilmenin bu kadar zor olmaması gerekmez mi?

Her ne kadar uluslararası örgütlerin sivil toplum örgütü olmaktan öteye geçemediği ve işlevsiz kaldığı anlaşılmış olsa da değindiği kavramlar açısından kurumu değil de bildirgenin anlamını değerli buldum…

Dünyanın her daim takdir ettiği ve dönemsel baskılara, zorlamalara rağmen gücünü, değerini, önemini yitirmeyen gerçek lider sanki bu uluslararası örgütlerin işlevsiz olduğunu çok önceden görmüşçesine 1920’de ’’Bir Millet, kendi kuvvetine dayanarak, varlığını ve bağımsızlığını temin etmezse şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz’’ demişti.

Vakit geç değil, çözüm, başarı, mutluluk, evrensel değerleri içinde bulunduran Cumhuriyet’in fabrika ayarlarına dönmekten ve Kuvay-ı Milliye Ruhunu yakalamaktan geçer.

Türkiye, coğrafi konumu ve stratejik öneminden ötürü askeri bakımdan güçlü olmak ve dolayısıyla dinamik bir orduya sahip olmak zorundadır. Güçlü Ordu da ancak üstün teknolojiye haiz savunma sanayi ile mümkün olabilir.

Son dönemde bu yöndeki çalışmaları yok saymamakla birlikte yerli ve milli savunma sanayiinin gelişiminin çağın da ilerisinde olma ihtiyacının karşılanması ancak milli bir ruha sahip olmaktan geçer.

Büyük Meclisin 1 Nisan 1920 tarihinde seçimin yenilenmesine karar verdiğindeki ruh halini anlamak ve özümsemek için Gazi Mustafa Kemal Paşanın sözlerini iyi okumak lazım.

’Yeni Türkiye Devletinin varlığının ruhu milli hâkimiyettir, Milletin kayıtsız şartsız hâkimiyetidir. Türkiye Devletinde ve Türkiye Halkında taçlı kimse yoktur, diktatör yoktur. Tacıdar yoktur ve olmayacaktır. Bütün cihan bilmelidir ki, artık bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur. Hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır, o da milli hâkimiyettir. Yalnız bir makam vardır, o da milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir.’’

Kurtuluş Savaşının Kahramanlarının hatıraları, Türk Milletinin karanlık, endişeli, buhranlı günlerinde umut, örnek ve hayat ışığı olarak parlamaya devam edecektir.

Sözlerin çok kısa açılımı, hâkimiyet (egemenlik) milletindir.

10 Mart 2026 tarihinde yapılan İBB Yolsuzluk davasında yargılanan Ekrem İmamoğlu’nun sözlerinde bu ruhun izleri rastlanmaktadır.

Arkadaşlarına sahip çıkarak ‘’Birazcık mertliğiniz varsa bu insanları bırakın, tek başıma benimle burada mücadele edin. Derdiniz benimle, bu insanları evine gönderin.’’

Bir nevi meydan okuyarak arkadaşlarına sahip çıkmış ve kendinden emin olduğunu adeta haykırmıştır.

Bu davranış aslında hâkimiyetin millette olduğunun da hatırlatılmasıdır.