Ramazan ayı geldiğinde şehirlerimizin meydanlarında kurulan iftar çadırları, bir yandan paylaşmanın ve dayanışmanın sembolü olurken, diğer yandan üzerinde düşünmemiz gereken derin bir gerçeği de gözler önüne seriyor. Uzayıp giden kuyruklar, tabaklarda paylaşılan sıcak yemekler ve üzerindeki mahcup ifade. Bu manzara sadece bir ibadet atmosferi midir, yoksa ekonomik bir göstergenin sessiz ilanı mı?

Ramazan, paylaşmanın ayıdır deriz. Doğrudur. Aynı sofraya oturmak, aynı çorbayı bölüşmek kardeşliğin en güzel resmidir. Ancak o uzun kuyruklara baktığımızda insanın yüreğine başka bir soru düşüyor; Bu insanlar neden burada? Neden kendi evlerinde , kendi sofralarında çocuklarıyla birlikte iftar edemiyorlar?

Evet, Neden binlerce insan bu sofralara ihtiyaç duymaktadır.

Bugün artan hayat pahalılığı, kira bedelleri, temel gıda fiyatları ve işsizlik oranları dar gelirli vatandaşın omuzlarına ağır bir yük bindirmiştir. Eğer bir şehirde her akşam yüzlerce insan ücretsiz yemeğe muhtaç hale gelmişse bu durum ekonomik bir kırılmanın sonucudur.

Sosyal devlet anlayışı, yardımı geçici bir pansuman olarak değil kalıcı bir çözüm olarak ele almayı gerektirir. İnsan onurunu zedelemeden üretimi artıran, istihdamı güçlendiren ve gelir adaletini sağlayan politikalar esastır.

Elbette kimsenin sıcak bir çorbaya ulaşmasına itiraz edilemez. Ramazan’da kurulan sofralar kardeşliğin ifadesidir. Ancak gerçek hedef, vatandaşın kendi sofrasını kurabilecek ekonomik güce kavuşması olmalıdır.

Bugün asıl tartışmamız gereken soru şudur; Yardım etmekle övünmek mi yoksa yardıma muhtaçlığı azaltmak mı daha değerlidir.

Toplum olarak merhametimizi korurken, adalet talebimizi de yüksek sesle dile getirmek zorundayız. Çünkü güçlü bir toplum, yardım kuyruklarının uzunluğu ile değil, kendi ayakları üzerinde durabilen vatandaşlarının sayısıyla ölçülür.