undan 165 yıl önce “Dar-ül Muallimin” adıyla kurulmuştu öğretmen okulları. O tarihten beri öğretmen okullarında  16 Mart önemli bir tarihti.. O gün, okullarda resim sergileri, konserler, tiyatrolar ve spor müsabakaları ve diğer etkinlikler coşkuyla gerçekleştirilirdi. Öğretmen okulunda görev yapan her öğretmen, yönetici ve o okulda okuyan her öğrenci 16 Mart’ı içinde, ruhunda duyarak yaşardı. O kurumları ayrıcalıklı görür ve kendine güven duyardı.
Cumhuriyetin devir aldığı öğretmen yetiştiren kurumlar öğretmen okulları ve İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’dur. 1923–1924 öğretim yılında ülke çapında 13’ü erkek, 7’si kız olmak üzere 20 öğretmen okulumuz vardır. Bu öğretmen okulları, şehir ve kasabalara öğretmen yetiştirmektedir.
Köylerimize eğitim- öğretimi götürmek için  1927-1928 yılında “Köy Muallim Mektebi” adıyla iki okul açılmıştır. 1932–33 öğretim yılında beş yıllık öğretmen okulları altı yıla çıkarılmıştır.
Cumhuriyetimizin ilk yıllarında bu çalışmaları bir atılım olarak değerlendirmek gerekir. Ancak bu eğitim biçimiyle toplumu kalkındırmak, köy insanını bilinçlendirmek mümkün olamayacağı anlaşılmıştır. 1936 yılında açılan “Eğitmen Kursları” peşinden yeni öğretmen okullarının açılışı ve Köy Enstitüleri’nin kuruluşu Anadolu insanının eğitim yapısını değiştirmiştir.
Halkımızın cahilliğini kendi çıkarı için kullanan bazı çevreler bu gelişimden rahatsız olmuş olacaklar ki başta Köy Enstitüleri olmak üzere çağdaş eğitime tepki göstermişlerdir.
Eğitimin temel öğesi öğretmendir. Diğer öğelerin etkili olması öğretmenin kültür düzeyine bağlıdır. Öğretmenin eğitimde yetersizliği, öğretmen yetiştiren kurumların temel sorunudur. Bu kurumlarımızın öğretmen adaylarımızı mesleki yönden iyi donatmak ve çağdaş bilgiler vermek temel ilkesi olmalıdır. Öğretmen adayları ruhsal ve mesleki yönden iyi motive edilmelidir. Çünkü öğretmenlik özveri isteyen bir meslektir. Kendisiyle barışık öğretmen hem öğrencisine sevecen davranır hem de kendine güvenli olur. Bugünün Eğitim Fakültelerinde görev yapan sevgili meslektaşlarım, öğrencilerini iyiye, güzele ve çağdaşlığa taşımak zorundadırlar. Meslektaşlarım, kalkınmış toplumların neden kalkındıklarını ve diğer toplumların neden geri bırakıldıklarını sorgularlarsa ve o doğrultuda görev yaparlarsa ülkemize en büyük katkıyı sağlamış olurlar. Teknolojik bilgilerin yanında pedagojik bilgilerle iyi donatılmamış bir öğretmenin sınıfa girmesini bile düşünmek istemiyorum.
Günümüzde öğretmen yetiştiren kurumlara merkezi sistemle öğrenci alınmaktadır. Lisan düzeyinde eğitim verilmektedir. Ancak öğretmenlik bir meslektir, mesleklerin hem en zoru hem de en yücesidir. Öğretmenin yapacağı hatanın tamiri mümkün değildir. Öyle ise Eğitim Fakültelerine alınan öğrencilerin ayrı bir sınavdan geçirilerek hatta bire bir konuşularak alınmasını düşünüyorum. Öğretmen ruhsal yönden sağlam olmalı, insan sever olmalı, diksiyonu düzgün olmalı, davranışlarıyla öğrencisine örnek olacak nitelikte olmalı. Bu da ancak öğretmen adayını sözlü sınavla seçerek almakla mümkün olur dersem yanılmış olmam gibi geliyor bana..
Öğretmeni kara tahta başında görev yapan bir kişi olarak görmek yanlışlığından bir türlü çıkamadık. Onun, çalıştığı köyde rehber olduğunu, köy insanına danışmanlık yapması gerektiğini kulak ardı ettik. Bu yaklaşım cumhuriyet köylüsünü yetiştirmekte geciktiğimizi gösterdi.
Yanlış politikalar nedeniyle köyler şehirlere göç ettirildi.. Köylerden beldelere veya kentlere taşımalı eğitim yapılmaya başlandı. Köylerde okulun bayrak direğine çekilen bayrak çekilmez oldu. Pazartesi veya Cuma günleri zevkle ve saygı ile dinlediğimiz İstiklal Marşımız artık duyulmaz oldu..
Unutmayalım ki kalkınma köyden başlar. Bunun da mimarı öğretmendir. Eğitim bir insanı duyguca,davranışça,görgüce biçimlendirmek işidir.
M.Ö. bin yıllarında Kuan--Tzu diyor ki:
“Balık verirsen bir kez doyurursun halkı,
Öğretirsen balık tutmasını hep doyar karnı.”
Doğru dememiş mi şair?