Ailenin “tek erkek çocuğuydum.” “Seni paramla devlete satamam” diyen babam tarafından üniversiteye gönderilmiyordum. “Devlet okutacak, memur yapacak, seni bizden koparacak. Benim durumum meydanda. Kızlar evlendi. Yatalağım. Sen de gidersen bize kim bakacak?”

5. Ablamın kaynatası tarafından ikna edilerek Fatih Eğitim Enstitüsü’ne gönderildim. Yakındı Tırabzon. En geç bir saat içinde gelme olanağım vardı. Her cumartesi öğleden sonra köye gelecek, pazartesi sabahı okula dönecek, babamın gönlünü de yapmış olacaktım.

İkinci sınıfa geçtiğimin Haziranı köydeyim. Yakın çevremde hiçbir arkadaşım yoktu. Hepsi büyük şehir üniversitelerinde okuyordu. Yalnızdım ve kendimi kitap okumaya verdim. Sartır, Kamü, Kafka, Şıtainbek, Dostayevski… Sait Faik, Sabahattin Ali, Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Peyami Safa, Tarık Buğra… Kimi, neyi bulursam okuyordum… Kimi zaman hem gezmek, hem kitap almak için Tırabzon’a gidiyordum. Benim için değişiklik oluyordu. Bolca zamanım vardı. Okuyor, düşünüyor, öğreniyor, zenginleşiyordum. Kitapların kahramanları söyleştiğim dostlarımdı. Gündüz, bağ-bahçe işleriyle uğraşıyor, akşamleyin geç vakte kadar tüm zamanımı kitap okumaya, notlar almaya ayırıyordum.

Aylardan Hazirandı ve mevsim değişikliğinin eşiğindeydik. Sert iklimsel anaforlar yaşıyorduk.

Akşam güzel başlamıştı. İniltiyi andıran ve çok derinlerden gelen gök gürültüleri vardı. Deniz üstünde ara sıra çakan şimşek parıltıları görülüyordu. Kısmen sakin ve rahattı hava. Hiç kimse yağmurdan, fırtınadan söz etmiyordu. Meteorolojiden bilgi alacak radyomuz yoktu.

Geç olmuştu. Yatmaya hazırlanıyordum. Aşağıya inecek, anama, babama bir göz atacak ve gelip divana uzanacaktım. Saat 24’ü henüz geçmişti. Üstümü değiştirmeye fırsat bulamadım. Gökyüzü azdı, şimşekler çıldırdı. Sanki gök yarılıyor, paramparça oluyordu. Çok iri damlalar cama vurmaya başladı. Her şimşekte Yobol ufkuna kadar tüm doğa kısa süreliğine de olsa aydınlanıyordu. “Ne oluyor” demeye kalmadan bir uğultu ile ansızın bastırdı yağmur. Şiddetini artırdı. Cama vuran damla değil, kovayla boşaltılan suydu. Gökyüzünün iler tutar tarafı kalmamış, olduğu gibi su olarak yeryüzüne iniyor, karanlıkla birlikte müthiş bir uğultu yaratarak atmosferi dolduruyordu. Sesi de, yağışı da ürpertiyor, korkutuyordu. İnsan kendini kuşatılmış, terk edilmiş, çaresiz hissediyordu. Alt katta anam ve babam hiçbir şeyin farkında değillerdi. Yağmurun altında kalan böcekler, kuşlar, kurbağalar, ağaçlar, yapraklar, tüm canlılar susmuş, uğultudan başka ses kulağa gelmiyordu.

Soluklanmadan, azalıp çoğalmadan olanca şiddeti ve hiddetiyle yağıyordu. Tüm kirleri, pislikleri, doğaya verilen zararları onarmak, düzeltmek, yapılan kötülükleri yıkayıp temizlemek ve insanları suçlarından, yanlışlıklarından arındırmak için boşalıyordu. Yağmur kaldığında her şey yıkanmış, değişmiş, düzelmiş ve tertemiz olacaktı.

Ev Çamlık vadisinin üzerindedir. Tüm rüzgarlara açıktır. Karayelle gelen, Yobol’da patlayan yağmur ve rüzgar hiçbir engelle karşılaşmadan bizim evde soluğu alırdı. Rüzgarın ve yağmurun hızını kessin, evi korusun diye bahçe kenarlarına taflan ve çam diktik. Balkondan bakıldığında dalların arasından Çamlık deresi çok rahatlıkla görünürdü. Zifiri karanlık, değil dereyi göstermek, ufku dahi seçemeye engel oluyordu. Fakat Çamlık deresinin akışı o denli gürültülü ve kalabalıktı ki, evin hemen yanı başından akıyor, taşlar “kütür kütür” yuvarlanıyor, koparıp götürdüğü ağaçlar parçalanıyordu.

Balkona çıktım. Beşikdüzü, susan jeneratörle karanlığa gömülmüştü. Bir saat boyunca tüm öfkesiyle yağan yağmur derenin korkunç sesler çıkararak akmasına neden oldu.

Böyle anlarda insan beyni hep kötü senaryolar üretiyordu. Bu yağmur doğanın kıyametiydi.

Alt kata indim. Anama, babama baktım. Uyuyorlardı. Dışarıda kopan kıyametten haberleri yoktu; her şey onların dışındaydı. Usulca merdivenleri çıktım. Bir şeyler görebilir miyim diye balkondan, yeniden, dikkatlice bakmaya çalıştım, karanlığın içinde aranıp durdum. Dereden gelen seslerden başka canlılık yoktu. “Sabah ola, hayrola” dedim kütüphanedeki divana uzandım.

Uyudum mu uyumadım mı, pek ayırtında değildim. Ali Aka’nın böğürtüyü andıran sesiyle kendime geldim. Yatağın içinde oturdum. Sesi anlamak için kulak kabartıp dikkat kesildim: “Hey millet” diye bağırıyordu. “Ölü uykusuna mı yattınız? Deniz kıyıları battı, mahvoldu, siz dünyadan habersiz yaşıyorsunuz.”

Koşarken ortalığı titreten ayak seslerini duyabiliyordum. Yolun iki tarafına dizili evlerden yardıma koşacak mutlaka birkaç kişi çıkardı. Usulca uyandırdım anamı. Durumu anlattım. Pilleri zayıf el feneriyle Ali Aka’nın peşinden gittim.

Denizin karada süren düzlüğüyle biriken su kütlesi başlıyordu. Bata çıka ilerledikçe göğsüme kadar suya gömüldüm. Aşağı mahalleye ulaştığımda evlerde kimse kalmamıştı. Herkes kapıda, suyun içinde mahşer kurulmuş, bir şeyleri kurtarmaya çalışıyordu. Şişe kandilli ilkel fenerle aydınlanıyorlardı, ama yetmiyordu. Alt katlar yarıya kadar suya gömülüydü. Kapıları açmakta zorlanıyorduk. Bırakmıyordu su. Sığırlar korkudan titriyordu. Ahırdan çıkarıp suyun ulaşmadığı yere götürüp fındık dallarına bağladık sığırları. Tavuklar telef oldu. İki kedi, bir köpekten haber yoktu. Sabahleyin kedilerin ağaca çıkıp canlarını kurtardıkları görüldü. Unutulan zavallı köpek, evinde boğularak öldü. Mereklerde onca çayır, yığınlardaki saplar, bahçeler, sebzeler, mısır fideleri, çiçekler, güller, fındık harmanı, o güzelim çimen sular altında, vıcık vıcık balçığa gömüldü. Aylardan beri verilen onca emek yok olup gitti. Dört ev halkı çok zarar gördü. Halılar, kilimler, yataklar, yorganlar, kap-kaçak çamur içindeydi.

Tırabzon-Samsun yolu inşaatı için dökülen hafriyat, heyelanla kopup gelen ağaçlarla ayakları dolan yeni köprüler baraj etkisi yaparak oluşan su kitlesini büyülttü. Su, denize ulaşabilseydi hiçbir sorun yaşanmayacaktı. En önemlisi can kaybı yoktu.

İlk ışıklarla birlikte selin tahribatı tüm çıplaklığı ile ortaya çıktı. Eski yol, eski köprü, yeni köprü, dereye kıyısı olan tüm fındıklıklar, Beşikdüzü Kız Öğretmen Okulu, deniz düzlemesinde yer alan tüm evler, Landaysa, Çamlık ve Kurbağalı derelerin birleşmesiyle oluşan su kitlesinin altında kaldılar. Dere yataklarını, kendiliğinden büyüyerek daraltan ağaçlar söküldü; heyelanlarla sürüklenip gelen kökler, taşlar, kumlar, balçıklar fındıklıklara yığıldı. Balık, yılan, kurbağa, kirpi, göl tavukları ve sel sularının köylerden sürüyüp getirdiği kedi, köpek, tavuk ölüleriyle uzun süre deniz kıyıları, fındıklıklar leş kokusundan geçilmez oldu. Selden etkilenen fındıklıklar uzun yıllar bir daha kendine gelemedi.

Devlet, dereleri ıslah etti, yataklarını genişleterek istinat duvarlarıyla çevreledi, suyu tehdit olmaktan çıkardı. Ancak kimi açgözlü müteahhitlerin inşa ettiği, denetimden yoksun temelsiz duvarlar sonradan oluşan sellere dayanamayıp yıkıldılar. Sağlam duvarlar insanların güven içinde, korkusuz yaşamalarını sağladı. O yıldan( Haziran 1966) buyana evleri, fındıklıkları, tarlaları bir daha su basmadı. / Uzun yıllar, her şiddetli yağmurda Ali Aka’nın “hey millet ölü uykusuna mı yattınız” ünlenişi kulaklarımdan gitmedi…

 [email protected]