ERZURUM’DA

HAYAL KIRIKLIĞI

Yakın bir zamanda, içimde yıllardır büyüttüğüm “milli ve manevi” heyecanla ailemi yanıma alıp Erzurum’un yollarına düştüm. Niyetimiz, Dadaşların yurdunda tarihin taşlara kazınmış hafızasını yerinde görmek, o mimari ihtişamı yeniden solumaktı.

Erzurum’a varınca Ulu Cami’nin huşu uyandıran sadeliğini, Çifte Minareli Medrese’nin göğe uzanan gururunu, Yakutiye Medresesi’nin nakış gibi işlenmiş asaletini gezdik; Abdurrahman Gazi Hazretleri'nin manevi ikliminde soluklandık. Buraya kadar her şey ruhumuzu besleyen birer gurur vesilesiydi. Fakat ne zaman ki rotamız bu şehrin, bu ülkenin namusu sayılan “Aziziye ve Mecidiye” Tabyaları'na çevrildi; işte o an içimizdeki o milli ihtişam duygusu, tarifi imkânsız bir hüzne, ardından da koskoca bir hayal kırıklığına dönüştü!

Ziyaretçilerin karşısında sarsılmaz bir kale gibi duran o kesme taş duvarlar, aslında sadece birer mimari yapı değil; altı şehit kanıyla sulanmış birer vatan toprağıdır. Ancak bugün ne acıdır ki bu tabyalar doğru dürüst ne bir yönlendirici levhaya ne bir bilgilendirici panoya ne de buraya gelen nesillere o ruhu aktaracak tek bir görevliye sahip değil! Âdeta kaderine terk edilmiş, bomboş ve sessiz bir yalnızlığın pençesinde kıvranıyor.

Bir tarih öğretmeni olarak soruyorum: Yeni nesiller için âdeta bir "Milli ve Manevi Değerler Laboratuvarı" olması gereken bu yiğitler mekânı, hangi sorumsuz anlayışın rızasıyla bu hâlde tutulmaktadır?

O tabyaların koğuşları bugün bomboş, ekmek pişen fırınları tarumar! O revirler, tedavi birimleri... Savaş sırasında uzuvları iptidai aletlerle kesilen, canından can giden kahramanların acı feryatlarıyla hâlâ inlerken biz nasıl bu kadar sağır olabiliyoruz?

***

Yüzyıllarca koynumuzda beslediğimiz, "Millet-i Sadıka" (Sadık Millet) diye taltif ettiğimiz Ermeni çetelerinin Rus birliklerine tabyaların gizli planlarını sızdırması neticesinde uğradığımız o kanlı baskının izleri, o boğuşmaların kan lekeleri hâlâ o taş duvarların hafızasında asılı dururken hangi vicdan burayı böyle bir sessizliğe gömebilir?

Erzurum Valisi mi, Kolordu Komutanı mı? Büyükşehir Belediye Başkanı mı?

Yoksa siyasiler mi?

Kim, hangisi acaba bu sessizliğin ve ihmalkârlığın asıl sorumlusu?

Bu makamların böyle bir eksikliğe rızası olacağını zannetmiyorum.

Bu kutsal mekânın bir an evvel silkelenip kendine gelmesi, Kars’taki o muazzam "Kafkas Harp Tarihi Müzesi" örnek alınarak milli ve manevi değerlerimizin diri tutulduğu canlı bir okul hâline getirilmesi elzemdir.

Burayı yönetenlerin unutmuş göründüğü ama tarihin asla unutmadığı o büyük komutanların isimlerini buraya nakşetmek boynumuzun borcudur:

* **“Gazi Ahmet Muhtar Paşa”:** Doğu Cephesi Başkomutanı olarak dehasıyla Rus ordularını durduran, tabyaların savunma stratejisini çizen efsanevi lider.

* **“Kurt İsmail Paşa ve Fosfor Mustafa Paşa”:** Erzurum savunmasında etten kemikten bir duvar ören, Dadaşları organize eden sarsılmaz iradeler.

* **“Yüzbaşı Mehmet Ali Bey”:** Aziziye Tabyası'ndaki o hain baskında göğsünü ilk siper eden, tabyasını canı pahasına savunan kahraman tabya komutanı. Ve tabii ki onun feryadına nacaklarıyla, satırlarıyla koşan “Nene Hatun” ve aziz Erzurum halkı...

* **“Mahmut Kamil Paşa”:** 3. Ordu Komutanı olarak kısıtlı imkânlarla, dondurucu soğukta ve amansız şartlarda Erzurum’u ve tabyaları son ana kadar müdafaa eden komutan.

* **“Hasan İzzet Paşa”:** Savaşın ilk safhalarında orduyu sevk ve idare eden askerî akıl.

* **“Miralay (Albay) Ahmet Fevzi Bey (Pirinççioğlu)”:** Erzurum Müstahkem Mevkii Komutanı olarak tabyaları düşmana yar etmemek için canını dişine takan nefer.

Bugün bu kahramanların isimlerini sayabilecek kaç Erzurumlu çıkar bilemiyorum!

Tabyalara ilk adım attığınızda sizi karşılayan dinlenme tesislerinin sandalyeleri kuş pisliğinden oturulamaz hâlde! Misafiri karşılayan böyle bir hizmet ve sahipsizlik olamaz. Tabyaların girişinde ziyaretçileri askerî bir birim veya profesyonel rehberler karşılamalı, daha ilk adımda o askerî disiplin ve merak uyandırılmalıdır.

Tabyalarda bir simülasyon merkezi kurulmalı; fırınlar, tedavi birimleri, askerlerin yazdığı o yürek yakan son mektuplar sergilenmelidir. Farkındalık oluşturmak için tabyaların içinde bir bölüm lokanta hâline dönüştürülerek askerlerimizin o dönemde yedikleri kahvaltı ve yemekler, ücreti mukabilinde ziyaretçilere sunulmalıdır.

Kahraman Erzurumluların tabyaları geri almak için ölüme uçarcasına Rus birliklerine saldırdığı o destansı anlar ses, ışık ve görsel canlandırmalarla gelenlere âdeta yaşatılmalıdır.

Öğrenciler tarih derslerinin "93 Harbi" ve "1. Dünya Savaşı" bölümlerini okul sıralarında değil bu tabyaların içinde, askerî birimlerin ve tarihçilerin hazırlayacağı özel programlarla yaşayarak öğrenmelidir. Komutanlarımızın sevk, idare, deha ve şehadetleri tek tek anlatılmalıdır.

Bir tarih öğretmeni olarak tabyaların bu mahzun, bu içler acısı hâlde tutulmasında kimin zerre kadar ihmali, umursamazlığı ve sorumluluğu varsa hepsini tarih ve millet huzurunda kınıyorum!

Bu tabyalar acilen sosyal ve askerî donatılarla ayağa kaldırılmalıdır. Aksi hâlde o kanlı menfezlerde, o karanlık dehlizlerde vatan için, namus için, dinüdevlet için can veren binlerce şehidimizin ve o şanlı komutanlarımızın manevi ahı; bu duruma göz yumanları, koltuklarında rahat oturanları perişan etmeye yetecek güçtedir!

Bu duygularla tabyaların içinde hâlâ dimdik ayakta durduğunu hayal ettiğimiz Nene Hatun'un mezarına bir Fatiha okuyarak oradan ayrılırken sanki Tabya Komutanı Mehmet Ali Bey, yiğitlerini sabahın alacakaranlığında içtima için toplamış, onlara son talimatlarını veriyordu.

Tarih unutmaz, ihmal edenleri ise asla affetmez!

Tabyalar basıldığında eline geçirdiği ilkel araçlarla Rus birliklerine saldırıp tabyaları geri alan ey Erzurum'un vatansever halkı! Bugünkü umursamazlığa karşı da ayağa kalk ve şehitlerimizin ruhunu daha fazla incitme!