Evlerin başköşesinde duran, cebimizde taşıdığımız o ışıklı ekranlar, uzun zamandır sadece görüntü ve ses yaymıyor; toplumun sinir uçlarına, adalet duygusuna ve vicdanına ağır darbeler indiriyor. Bugün sokakta, otobüste, iş yerinde dalga dalga yayılan ve adına **"ekran nefreti"** diyebileceğimiz o devasa öfke dalgası, sebepsiz yere doğmadı. Bu nefret, göz göre göre söylenen yalanlara, haksızlıkların kılıflanmasına ve toplumsal değerlerin reyting uğruna pazar tezgahına çıkarılmasına karşı gösterilen insani bir reflekstir.

Ekranları parsellemiş her partiden siyasi temsilciler, sporcular ve ne hikmetse her konuda uzman olan "kadrolu yorumcular", toplumun gerçekliğinden tamamen kopmuş durumda. Ülkenin dağları, madenleri, nehirleri, yani topyekûn geleceği talan edilirken; bunu bir "ekonomik başarı" gibi sunabilecek kadar vicdanını kapatanlar, toplumdaki adaletsizlik hissini körüklüyor.

Daha da acısı, bu iklimin topluma aşıladığı **"Benim işim görülsün de gerisi ne olursa olsun"** menfaatçılığıdır.. Doğruyu bildiği halde koltuğunu, köşesini korumak için yanlışa yeminle "doğru" diyenler, toplumsal güveni kökünden sarsıyor.

Kültürümüzün harcı, dinimizin kesin hükümleri bugün toplumsal yönlendirmenin en güçlü aparatları olarak kullanılıyor. Ancak iş uygulamaya geldiğinde kural tanımazlık baş gösteriyor. Ekranlarda din adına ahkam kesenler lüks yapılardan çıkmazlarken, lüks arabalarımdan inmezlerken; sokakta **zina, yalan, haram kazanç, çetecilik, gasp, faiz ve cinayet** olayları adeta kanıksanır hale geliyor.

Reyting canavarını beslemek adına ailelerin en mahrem sırları, trajedileri canlı yayınlarda milyonların önüne seriliyor. Toplumsal ahlakı ve ekran düzenini korumakla görevli olan RTÜK’ün neyi denetlediği, neye hizmet ettiği ise koca bir soru işareti olarak havada asılı duruyor. Elimizi neye atsak, hangi kanalı açsak elimizde kalıyor.

Arızanın Kaynağı Belli:** Toplumu ayakta tutan iki ana kolon olan **Liyakat** ve **Adalet**, uzun süredir bu ülkede hak ettiği değeri göremiyor. Hak edenin değil, arkası sağlam olanın gemisini yürüttüğü bir düzende, geriye kalan milyonların payına sadece bu haklı nefret düşüyor.

Peki, bu karanlık tablodan çıkış yok mu? Elbette var. Toplumun bu kadar büyük bir öfke duyması, aslında vicdanın henüz tamamen ölmediğinin, canlı olduğunun bir kanıtıdır. Yaşanan tüm çürümeye rağmen umutsuzluğa kapılma lüksümüz yok.

Bu toplumsal buhranı aşmanın formülü karmaşık teorilerde değil, apaçık duran iki kavramda gizlidir: **Liyakat ve Adalet.**

İşin ehline verildiği, hukukun herkes için eşit işlediği, ekranların yalanı ve talanı övmek yerine gerçeğin sesi olduğu gün, bu nefret yerini yeniden toplumsal barışa ve huzura bırakacaktır. Unutmayalım; karanlığın en koyu olduğu an, aydınlığa en yakın olduğumuz zamandır.