Modern dünya, insanı her şeyin fiyatını bildiği ama hiçbir şeyin değerini bilmediği bir girdaba doğru sürüklüyor. Günümüz insanının en büyük yanılgılarından biri, güvenliği ve gücü yalnızca maddi varlıklarda aramasıdır. Çoğu zaman bir işimiz düştüğünde hemen bir arayışa girer, o işi en rahat kiminle çözebileceğimizi hesaplarız. Ancak menfaat ilişkisi bittiği an, o insanı da hafızamızın ve telefon rehberimizin ücra köşelerine terk ederiz.
Peki, bu durum sadece bireysel bir vefasızlık mıdır, yoksa derin bir sosyolojik dönüşümün ayak sesleri mi?
Sosyolojik bir perspektifle bakıldığında bu tablo; insanın, "insan biriktirmek" yerine “para ve menfaat biriktirmeyi" merkeze alma mantığının kölesi olduğunu gösterir. Halbuki hayat sahnesinde gerçek zenginlik, banka hesaplarındaki rakamlarda değil, ardımızda bıraktığımız samimi insan hikayelerinde gizlidir.
Sosyolojinin kurucularından Max Weber, modern toplumların en büyük alametifarikasinin “araçsal akıl" olduğunu söyler. Bu akıl biçimi, diğer insanları birer "amaç" olarak değil, kendi hedeflerimize ulaşmak için birer "araç" olarak görmemize neden olur.
Bir işimiz olduğunda birini arayıp, işimiz bittiğinde onu bir daha hiç sormamak, tam olarak bu araçsal aklın toplumu çürütmesidir. Sosyolog Zygmunt Bauman’ın "Akışkan Modernite" dediği bu çağda, ilişkiler de akışkan, güvensiz ve geçici hale gelmiştir. İnsanlar artık birbirine kalpten bağlanmak yerine, "bağlantı kurmayı" tercih ediyor. Oysa bağlantı fişi çekilince biter; oysa bağ, ruhun kök salmasıdır.
Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, toplumdaki sermaye türlerini incelerken sadece ekonomik sermayeden bahsetmez; en az onun kadar önemli olan "Sosyal Sermaye" kavramını ortaya koyar. Sosyal sermaye; bir bireyin sahip olduğu güvene dayalı ilişkiler ağının, dostlukların ve toplumsal bağların toplamıdır.
Para biriktirmek, enflasyon karşısında eriyebilen, krizlerde pul olabilen kaygan bir zemindir. Ancak insan biriktirmek, toplumsal bir güven sigortasıdır. Sosyal ilişkilerini güçlü tutan, her seviyeden insanla çıkar gözetmeksizin diyalog kuran birey, toplumun çimentosu haline gelir. Akıl ve mantık da tam olarak bunu emreder: İnsan, toplumsal bir varlıktır ve varoluşunu ancak bir başka insanın aynasında tamamlayabilir.
Altın kaplama bir plazada, milyon dolarlık fonları yöneten ama telefon rehberinde "işi düşmeden" arayabileceği, gecenin üçünde dertleşebileceği tek bir dostu bile olmayan modern bir yönetici düşünün. Bu insan para biriktirmiştir ama sosyolojik olarak tam bir "yoksul"dur. Diğer tarafta ise emekli bir öğretmen, bir esnaf veya mahalle bakkalı düşünün; başı sıkışan herkesin kapısını çaldığı, her selam verdiğinde yüzünde güller açan, düğününde de cenazesinde de meydanları dolduran bir insan... Hangisinin hayatı daha korunaklı, hangisinin biriktirdiği sermaye daha dayanıklıdır?
Büyük kriz dönemlerinde, doğal afetlerde veya ağır hastalıklarda paranın gücü bir yere kadar yeterlidir. Paranın satın alamayacağı tek şey, bir insanın sizin için döktüğü samimi gözyaşı ve karşılıksız uzattığı yardım elidir. İmece kültürü, "bir elin nesi var, iki elin sesi var" düsturu, paranın icadından çok önce insan biriktiren toplumların geliştirdiği en güçlü savunma mekanizmasıdır.
İşimizin yapılmasına katkıda bulunsun ya da bulunmasın, hayatımıza dokunan her insana hürmet etmek, selamı yaymak ve sosyal ilişkileri diri tutmak sadece ahlaki bir ödev değil, aynı zamanda toplumsal varoluşun en akıllıca yoludur.
Para, cebe konur ve harcandıkça azalır. İnsan ise gönle konur; paylaşıldıkça, arayıp soruldukça çoğalır. Ömür nihayete erdiğinde, geride kalan mal varlığımız bir miras kavgasına konu olabilir; ancak biriktirdiğimiz insanlar, adımızı hayırla yad eden en kalıcı anıtlarımız olacaktır.
Bu yüzden dostlar; modern çağın tüm bencil dayatmalarına inat, cüzdanları değil, “gönül kumbaralarını” insanla doldurmak her zaman değerli olandır.