Ekim Devrimi’nden sonra rejimin ülkeye yerleşmesi ve topluma kazandırılması için “muhaliflerden, rejim karşıtlarından” temizlenerek yolundaki engellerin kaldırılması gerekiyordu. Tepeden tabana kadar etkili, yetkili ve sorumlu olanlar, “rejime yaranmak, rejimin kulu olmak, üstlerine iyi, hoş görünmek için” “ispiyonculuğu” yöntem olarak kullandılar. Karşıtlar ne ise de “patates için” oğul babasını, bir çift çorap için “kız annesini”, çocuklar kardeşlerini, anne babalarını; açlığın ve kıtlığın korkunçluğu karşısında çıkarlar için insanlar rahatlıkla “ispiyoncu oldular, suçlu gösterdiler.” Bu ortamı devlet adamları yarattı, parsayı da topladılar.

Birine kızan, husumet besleyen, sevdiğini alamayan, kızdığı, sinirlendiği, öfkelendiği kişiler; öç ve düşmanca duygu ve düşüncelerle birbirlerini gammazladı, intikam aldı. Bu yöntemi kimi insanlar gayriinsani duygularını tatmin etmek için kullandı, zaman zaman da canavarlaştılar. Tecavüz en sıradan olaylardan biri oldu, ahlak kanalizasyona dönüştü.

İnsanlar arasında güven kalmadı. Toplumun oluşmasında “insanlar için en etkin kaynaştırıcı çimento, karşılıklı güvendir.” Güvenin olmadığı yerde bireyler birbirlerine inanmaz, kuşkuyla bakar, şüphe eder, yabancılaşır, teslim olmazlar. Sevgi, saygı, insani değerler yok olur. Toplum çözülür ve çöküntü başlar.

Sovyetlerin başlangıç yıllarında milyonlarca insan öldü, öldürüldü, sürgün edildi; buz dünyası Sibirya’daki Gulag toplama kamplarında kötü yaşam koşulları yüzünden hayatlarını kaybettiler. Açlık, hastalık ve soğuk en büyük düşmanlarıydı. Bir toplumu yıkmak ve yeniden inşa etmek kolay değildi ve bu sıkıntılar milyonlarca insanın canı pahasına yaşandı.

İspiyon: Bir kimsenin sırlarını, davranışlarını, düşüncelerini, işlerini gözleyip öğrenerek yetkililere bildirme ve çıkar sağlama, gammazlamadır; bu işi yapana da ispiyoncu denir.

Tek kişilik yönetim, ayakta kalabilmek için “sahte suçlar ve suçlular” üreterek “hayali düşmanlarla” Don Kişot ve Sancho Panza gibi mücadele etmektedir. En büyük araç olarak da “yargıyı” kullanıyor. Yargı “delil olmadan” karar vermiyor. İktidar, onun da kolayını buldu: “GİZLİ TANIK ve İTİRAFÇI.” Onlar sayesinde işler daha da kolaylaştı. Veya iktidar diyor ki: “İtirafçı ol, çalışma arkadaşını ispiyonla, gammazla, içeride tutmamı sağla, seni salıvereyim.”

Uygarlık, insanlar arası ilişkileri karşılıklı güvenle pekiştirir; kaygıdan, endişeden arındırır; birbirlerine inanan, güvenen, şüphe etmeyen insanlardan oluşan bir toplum yaratır. Uygar toplumlarda yaşayan insanlar birbirlerinden korkmazlar, endişelenmezler, kötülük beklemezler. Son yıllarda uygulanan siyasetle, toplumumuzda ve devlet kurumlarında karşılıklı güveni ve inancı yok eden birtakım işlerle karşı karşıya bırakıldık. Böyle giderse “gizli tanıklık ve itirafçılık” bir meslek olup çıkacak. Kimi gazetecilerin böyle “bilgi toplayan kolları”, kimi güvenlik güçlerinin de “haber toplama kanalları” vardır. Zaman zaman bu kanallarda “at izi, it izine karıştırılarak” bilgiler veriliyor. İnsanlar birbirlerine şüpheli gözlerle bakar duruma düşürülüyor. Devlet, güven ortamı yaratmaktan ziyade “ispiyonlamaya” zemin hazırlıyor.

Büyük davalarda “kanıt”, “gizli tanıklara ve itirafçılara” kalırsa, o adaletin kestiği parmak sonsuza kadar acır. Gizli tanıklar ya da itirafçılar, “siyasetin verdiği” rüşvetlerle dönen bir çarktır. “Suç icat et, iftira at. Yargıyı ikna et, dile benden ne dilersen.” Böyle bir yargılamadan adalet çıkmaz.

Toplumun, insanların yüzü gülmüyor. Siyasete güven yok, adalete güven yok; ekonomiye, geleceğe güven yok. Uygulanan yanlış ekonomi politikalarıyla evlenmeyen, aile kurmayan gençlerin yanı sıra, evlenenler de çocuk yapmıyor. Kötü yönetim ve politikalar korkunç bir nüfus planlamasını getirdi. Pek çok aile soluğu adliyelerde alıyor. Boşanma nedenlerinin başında ekonomik sorunlar geliyor. Türkiye’de nüfus artışı %1,5’lere kadar geriledi. Büyük kentlerde %1’e kadar indi. Çeyrek yüzyıllık iktidarın en büyük başarısı, insanın insana ve insanın geleceğe güvenle bakmasını yok etmek oldu. Yolda, sokakta karşılaşan insanlar gülümseyerek birbirlerine selam dahi vermiyorlar.

Abdülhamit döneminin “hafiyelerinin” yerini şimdilerde “gizli tanık” ve “itirafçılar” aldı. Gözaltına alınanları içeride tutabilmek için “suçlu muamelesi” yapılarak “suçlar zinciri” oluşturuluyor; birinden salıverilse, diğerinden tutuklanıyor. Oysa suç işleyip yakalananlara bakıldığında “sekiz, on, yirmi suç dosyası” olanlar dışarıda geziyor. “Cezası olmayan adalet” salt siyasiler ve gazeteciler için çalışıyor. Yandaş olan gazeteci ve televizyoncular muaf…

Bu topluma asıl lazım olan itirafçılar; ayakkabı kutularına, odalardaki kasalara milyon dolarlar, avrolar nereden, nasıl geldi; bir gecede dolar yirmi küsur liraya çıkarken halkı enayi yerine koyarak dolar aldırıp, sonra kuru on küsur liraya çekmek kararı hangi mali dehadan geldi? Demokrasi (!) adına Kozmik Oda’ya giriş kararı hangi aklıevvelden çıktı? Milyon dolarlara çıkacak ihaleler; yollar, köprüler, tüneller, şehir hastaneleri nasıl katlanarak milyar dolarları buldu? TÜİK sepetlerini hazırlatanlar kimlerdir? Bunları anlatacak namuslu, ahlaklı “itirafçıları” (!) bekliyoruz; suç icat edenleri, iftira atanları değil. Yanlış iş ve yanlış adamlardan kurtulmak için bu millete, bunları itiraf edecek doğru, dürüst, namuslu, ahlaklı, vicdanlı, akıllı insanlar gerek.

Tele 1’e çökenler ve o koltuklarda şimdilik oturtulanların arkasındakiler, asıl itirafçı onlar olacaktır. Bekliyoruz; bakalım aralarından doğru, dürüst, ahlaklı, namuslu birileri çıkar mı?

Bu ülkeyi yönetenler, akıllı çocuklarını yemeye doyamıyorlar; bir türlü kendilerinden akıllı, bilgili, kültürlü olanlara katlanamıyorlar, Türkiye’nin önünü açmıyorlar.

Sevgiyle, esenlikle kalınız…

TURAN BAHADIR [email protected]