Amaç saltanat olunca, babalar çocuklarını, çocuklar babalarını, kardeşler birbirlerini yiyebiliyorlardı. Bunu da “devlet için” yaptıklarında büyük bir anlamla “kutsallık kazanıyorlardı. Saltanat için, taht için “kardeş, amca katilliği” “görev” oluyor, neredeyse “sevap” sayılıyordu. Ta ki “kafes” başlayana kadar…

Kafes: Şimşirlik veya Şehzadegan Dairesi olarak adlandırılan bina, “tahta çıkması muhtemel olan şehzadelerin muhafızlar tarafından sürekli göz hapsinde tutuldukları yerdir.

Fatih Kanunnamesinden buyana saltanatın varlığını sürdürebilmesi için kardeş, amca katlini uygun görmüşlerdi. Ama geleceği asla…

Osman, amca Dündar’ı öldürerek başlattığı hanedandaki “katliam”, 17. Yüzyılın başlarında “gözaltında-kafeste” tutmaya kadar sürdü. İki yüzyılda onlarca şehzade boğduruldu. Kafes arkasına konulanlar hiçbir zaman “öldürülme korkusundan” arınarak insan gibi yaşama tutunamadılar. Hayvanlar gibi, her yaptığı gözetim altında olan şehzadeler, kardeşler-amcalar pisişik rahatsızlıklardan kurtulamadılar. ” Kimileri delirdi ya da akli dengelerini yitirdiler. Her an, her dakika “öldürülme korkusu” altında yaşadılar. Kırk yıl kafeste yaşatılan II. Süleyman bakınız ne diyor:

“Ölüm fermanım çıkmışsa söyleyin namazımı kılayım da aldığınız buyruğu öyle yerine getirin. Çocukluğumdan beri kırk yıl hapislik çektim. Hemen ölmek, her gün biraz ölmekten yeğdir. Bir can için nedir bu çektiğimiz korku!”

Osmanlı soyu, hanedan kavgalarıyla, öldürülen şehzadeler yüzünden sağlıklı “padişah adaylarına” bırakılamadı. Ne bedensel sağlıkları, ne de akli ve ruh sağlıkları yerindeydi. Saltanat belasına, hanedan sağlığından oldu. Padişah adayı başta olmak üzere, tüm kardeşleri, çocukları, hatta torunlarını da içine alacak şekilde katliam uygulandı.

Osmanlı, bulduğu yöntemle Osman’ın soyunu kurutuyor, Osmanlı Sarayını bir katliam tapınağına dönüştürüyordu.

Derin insani erdemlere ve uygarlık değerlerine sahip görünen Osmanlı; saltanat için, tüm insani ve evrensel uygarlık değerlerini çöpe atıyordu. Kafeste yaşatılan şehzadelerin yanlarına kısırlaştırılarak gönderilen cariyelerden biri yanlışlıkla gebe kalırsa doğum yapmasına izin veriliyordu. Ancak anne doğumdan sonra öldürülüyor; bebek, göbek bağının açık bırakılmasıyla ölüme ya da çürümeye terk ediliyordu. Böyle bir uygulama hiçbir insanlık kitabının içinde yoktur. Bir insanda, tüm insanlığı gören bir anlayışa sahip olduğunu iddia eden bir devlet, saltanat için bir bebeği ölüme terk edemez. Bu katmerleşmiş bir acımasızlık ve canavarlıktır.

Zaman zaman hanedan, kimi valide sultanların kaprisleri ve ihtirasları uğruna, “delilere ve meczuplara” bırakıldı. Kafese konulan şehzadelerin üreme, çoğalma hakları yoktu. Çocuklarının olmaması için “türlü-çeşitli ilaçlarla” yumurtlama olanakları elinden alınan cariyelerde doğum olmazdı. Eğer yanlışlıkla doğum olursa, anında anne öldürülür, doğan çocuğun göbek bağı kesilmezdi. Tarihe düşülen not şöyledir:

“Kafesteki şehzadelerin haremi, muhtelif ilaçlarla çocuk doğurmaları önlenmiş olan 7-8 genç cariyeden oluşuyordu. Buna rağmen bu cariyeler hamile kalma talihsizliğine uğrarlarsa, çocuğun doğum günü aynı zamanda ölüm günü de oluyordu. Çocuğu dünyaya getiren ebe, onu canlı bırakmamak için başından tutar ve ancak padişahın kanına saygı gerektiğinden ötürü elini kana bulamadan, çocuğun göbek bağını bağlamayarak ölüme ya da çürümeye terk ederdi. İşte bu körpe çocuklara hazırlanan ölüm şekli böyleydi. Çok ender bir çocuk dışarı çıkarılır ve sütannesi tarafından beslenirdi. Bunun en güzel örneği, “Ahretlik Hanım” olarak bilinen l. Abdülhamid’in kızı Dürrüşehvâr’dır.”

Hiç kimseye dokunmadan, öldürtmeden padişahlığını yürüten tek insan Orhan’dır. Yaklaşık iki yüzyılda, onlarca şehzade, kardeş, amca, torun yağlı kementlerle zindanlarda boğdurularak can verdiler. / Osmanlı kan-can üzerine yükselen bir imparatorluktu. Bu imparatorlukta bebelerin, çocukların, genç şehzadelerin kanı ve ahı vardır.

Tüm bunlar olurken İmparatorlukta yaşayan ulu kişiler ve onların salikleri “yaratılmışı severiz yaratandan ötürü” diyenler, onlar ne yapıyordu? Bebekler boğdurulurken, şehzadelerin kanı akıtılmadan öldürülürken, cariyeler boyunlarına bağlı taşlarla Boğaz’ın ters akıntılı sularına bırakılırken, bir gecede on dokuz çocuk boğazlanırken “neden gökler yarılmıyor, yerler çatlamıyor, dağlar, taşlar, ovalar, vadiler yer değiştirmiyor ve vicdanlar susuyordu? Adalet hangi gezegende kalıyordu? / Ulu insanlar Allah için bile olsa görmüyor, duymuyor, susuyorlardı.

Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen Anadolu topraklarında siyaset evlatlarını yemeye devam ediyor. Özellikle de görenleri, duyanları, konuşanları ve yazanları yağlı kementlere, sürgünlere ve zindanlara reva görüyorlardı.

Sevgiyle, esenlikle kalınız…

[email protected]