Necip Fazıl Kısakürek'in Gençliğe Hitabe şiirinde şu sözler yer alır:
“Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı.”
Bu ifade, bazı siyasetçiler tarafından kendi nesil projelerini anlatmak için kullanıldı.
Dindar ve kindar nesil olarak yorumlanan bu projenin, dindar gençlik yetiştirmede pek başarılı olduğu söylenemese de kindar bir toplum oluşmasına katkı sunduğu, toplumun hemen her kesiminden örneklerle görülmektedir.
Dindar nesil hedefinin gerçekleşmediği, toplumda artan deist ve ateist eğilimlerden anlaşılabilmektedir. Üstelik bu yönelim yalnızca gençlerle sınırlı kalmamış, orta yaşlı kesimleri de etkileyerek dine olan teveccühte belirgin bir azalmaya yol açmıştır.
Kendi burjuvazisini yaratan dindar veya dinci kesimin, dini kurallarla bağdaşmayan aşırı lüks yaşam tarzı da bu eğilimi güçlendirmiş, inanç konusunda olumsuz bir etki yaratmıştır.
Kindarlık konusunda ise başarının yalnızca gençlerde değil, toplumun her kesiminde hissedildiği görülmektedir. Öfkeli toplumun kindarlığı; kadına, çocuğa, hayvana, kısacası doğaya yönelik şiddetin artışında da kendini göstermektedir.
Kin, nefret veya şiddet eylemlerini tek başına siyasi görüşle açıklamanın isabetli olmadığına, son dönem siyasi gelişmeler adeta ayna tutmuştur.
Yakın siyasi görüşe ve ideolojiye sahip kişilerin, her ne olursa olsun farklı iddialarla birbirini yok etmeye yönelmesi; kin, nefret ve hatta imha duygusuyla hareket etmesi, izah edilmesi güç bir toplumsal kırılmadır.
“Dediğim dedik, çaldığım düdük” anlayışı; yani “Benim dediğim doğrudur, diğeri tamamen yanlıştır” düşüncesi, kol kola yürüyen yol arkadaşlarını derinden yaralamış, onları yan yana gelemez hale getirmiştir.
Uzun yıllar süren kaybetmenin biriktirdiği öfke, mahalle baskısıyla birleşince nefrete ve kine dönüşebilmiştir. İnsanların yıllardır kandırıldığına inanması ve umutlarının boşa çıktığını düşünmesi anlaşılabilir bir duygudur. Ancak bu duygunun kontrolsüz bir saldırı haline dönüşmesi, en çok toplumsal birliğe zarar vermektedir.
Üstelik bu sertleşmenin, çoğu zaman en fazla iktidarın işine yaradığı da unutulmamalıdır. Yönetim kadroları var olma mücadelesi verecektir; ancak iki tarafın da acımasız bir dil kullanması, toplumun beklentisini karşılamamaktadır.
Toplumun öncelikli beklentisi kavga değil, sorunlarına çözüm üreten samimi bir siyasettir. İnsanların siyasilerin her daim yanlarında durmalarını ve ağırlaşan sorunlarına çözüm üretmelerini beklediğini unutmamalıdır.
Yıllardır birlikte yol yürüyen, zaman zaman aynı ya da farklı gruplarda tatlı rekabet yaşayan insanların, sosyal medyada birbirlerine karşı kullandıkları dil; aklın, hayalin ve hatta kâbusun bile ürünü olamayacak bir noktaya ulaşmıştır.
Çocukların babaları üzerinden neredeyse linç edilmesi, hata yapma ihtimali yüksek olan gençleri derinden yaralar. Daha da önemlisi, onların özgür birey olma ve kendi kararlarını verme hakkına müdahale anlamı taşır. Ayrıca aynı aileden farklı siyasi görüşlerin çıkması da son derece doğaldır. Bu durum, aile içinde birey olma özelliğine değer verildiğinin de göstergesidir.
“Özgürlük olmayan bir ülkede ölüm ve çöküntü vardır. Her ilerlemenin ve her kurtuluşun anası özgürlüktür.” diyen Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sözünü hatırlatarak, insanların görüşlerine saygı duymanın gerekliliğini vurgulamak isterim.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde, yani yaygın ifadeyle Tek Adam Yönetimi’nde, asıl olanın bu seçimi kazanmak olduğu bilinmesine rağmen; yalnızca bugünü düşünerek yürütülen imha stratejisi, gelecekteki seçimleri de kaybetme riskini artırmaktadır.
Gidenlere ya da kalanlara hakaret etmek, en hafif ifadeyle seçme ve seçilme hakkına saygısızlıktır. Ülkemizde oy verme yetkisine sahip, gündemi yakından takip eden büyük bir kitlenin varlığından söz ediliyorsa, insanların verdiği kararlara saygı duymanın da medeni bir davranış olduğu kabul edilmelidir.
Kaldı ki saldırgan, yönlendirici ve aşağılayıcı bir dil, olumlu etkileşimden uzaklaştırır; karşılıklı sertleşmeyi ve yeni çatışmaları besler.
Kalanların hepsini, iktidarın eline geçen partide kalmakla ve işbirlikçi olmakla suçlayıp fırsatçı, yandaş diye yaftalamak, samimi ve temiz üyeleri derinden yaralar. Geçmişte seçmenlere yönelik kullanılan “makarnacı, kömürcü” gibi küçümseyici ifadelerin, o kesimlerden oy alınmasının önünü kapattığı unutulmamalı ve bundan ders çıkarılmalıdır.
Toplumun tercihlerinin küçümsenmesi doğru değildir. Bu nedenle özellikle parti yöneticilerinin dili; temiz, kucaklayıcı, açıklayıcı, kin ve nefretten uzak, uzlaştırıcı olmalıdır. Enerji, toplumun kanayan yaralarının nasıl sarılacağını anlatmaya harcanmalıdır.
Son olay özelinde, partililerin kahir ekserinin beklentisi ve olması gereken de butlan kararı çıkması halinde eski yönetimin bunu kabul etmemesi, kabul edecekse de görevi hızla seçilmişlere devretmesiydi.
Ancak siyasetin aktif alanında bulunan kişileri; öfke, hırs, kin ve kazanma duygusu zaman zaman milletin refahını, birlik ve dirliğini, toplumun beklentilerini ve gerçekleri görmez hale getirebilmektedir.
İçinde sürekli düşmanlık ve öfke besleyen, yapılan kötülüğü unutmayan ve fırsat bulduğunda karşılık vermek isteyen kindar kişilere, Hz. Ali’nin şu sözünü hatırlatalım:
“Hiç kimseye karşı kalbinde kin ve garez besleme; hiç kimseye hiddet ve şiddet gösterme.”
Çünkü kin, önce hedef alınanı değil, onu taşıyan kalbi yorar.