Türkiye’de matematik öğretmeni sayısı artıyor, matematik korkusu ise hiç azalmıyor. Bu çelişkiyi hâlâ “öğrenciler çalışmıyor” kolaycılığıyla açıklayan bir Milli Eğitim aklı varsa, orada artık pedagojiden değil, inkârdan söz ederiz.

Milli Eğitim Bakanlığı yıllardır matematiği bir öğrenme alanı olarak değil, bir eleme ve hız testi olarak kurguluyor. Program kalabalık, süre dar, denetim acımasız. Öğretmene verilen mesaj net: “Yetiştir.” Ne anlatıldığı değil, kaç konu bitirildiği önemli. Anlamayan öğrenci sistemin hatası değil, sistemin doğal fire oranı sayılıyor.

Sınıfa girelim. Tahtaya kaldırılan çocuk donuyor. Öğretmen bekliyor. Sınıf bekliyor. Sonunda o meşhur cümle geliyor: “Bunu anlatmıştık.” İşte Milli Eğitim’in matematik pedagojisi tam olarak budur. Anlamamak suçtur, hata ayıptır, soru risklidir. Bakanlığın ölçme-değerlendirme sistemi bu dili üretir; öğretmen sadece uygular. Lisede başka bir sınıf. Öğretmen işlemi çözüyor, “buradan buraya geçiyoruz” diyor. Aradaki zihinsel sıçrama açıklanmıyor. Çünkü açıklamaya zaman yok. Çünkü müfettiş sorarsa “konular bitti mi?” diye sorar, “çocuk anladı mı?” diye değil. Milli Eğitim matematiği düşünme disiplini olmaktan çıkarıp, sessizce geçilmesi gereken bir engel hâline getirmiştir.

Sınav sistemi deseniz, ayrı bir facia. Matematik soruları düşünmeyi değil, hızla doğru şıkkı işaretlemeyi ölçer. Öğretmen de buna göre biçimlenir. Anlatan değil, test çözdüren makbuldür. Derinlik değil, tekrar; kavram değil, kalıp kazanır. Bir çocuk “neden?” diye sorduğunda, sistem onu alkışlamaz; oyalanıyor diye görür.

Üniversitelerde yetiştirilen öğretmen adayları da bu düzenin ürünüdür. Kendi eğitimleri boyunca anlamadıklarında azar işitmiş, “bunu bilmiyorsan burada ne işin var” cümlesiyle tanışmışlardır. Sonra mezun olup sınıfa girerler. Aynı dili çocuklara taşırlar. Bu bireysel kötülük değil, kurumsal aktarımdır. Bakanlık bu zinciri kırmak yerine, her reformda biraz daha kalınlaştırır.

Arada bir öğretmen çıkar, “bu konuyu yavaş gidelim” der. “Hata yapsınlar, düşünsünler” ister. İşte o öğretmen bu sistemde sorunlu addedilir. Zümre baskısı başlar, denetim uyarısı gelir, program sopası gösterilir. Çünkü Milli Eğitim için iyi öğretmen; öğrenciyi anlayan değil, takvime uyan öğretmendir.

Sonra dönüp soruyoruz: “Neden iyi matematik öğretmeni yok?” Var. Ama bu politikalara uyumlu değil.

Milli Eğitim Bakanlığı matematiği çocukların zihnini açan bir alan olarak değil, istatistik üreten bir araç olarak gördüğü sürece; matematik öğretmeni de öğretmen olmaktan çıkıp, program uygulayıcısına indirgenecektir.

Bu ülkede çocuklar matematikten korkmuyorsa, bir öğretmen bir yerde sisteme rağmen işini yapıyordur. Ama politika, istisnaları değil, itaatkâr ortalamayı sever.

Matematik öğretmeni az değil. Bu eğitim politikalarında iyi olanı barındıracak bir yer yok. Ve bu bir eğitim sorunu olmaktan çoktan çıkmıştır; bu, çocuklara reva görülen bir zihinsel yoksulluk politikasıdır.