Türkiye’nin siyasi tarihinde bazı tarihler vardır ki üzerinden yıllar geçse de bıraktığı iz silinmez. Bunlardan biri de darbe olarak bilinen 12 Mart muhtırasıdır. O gün yaşananlar Türkiye’de demokrasinin ne kadar kırılgan olabileceğini gösteren önemli bir dönemeç olarak hafızalara kazındı.

1971’de Türk Silahlı Kuvvetleri komuta kademesi hükümete bir muhtıra verdi. Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının imzasını taşıyan bu bildiri sonrasında dönemin başbakanı istifa etmek zorunda kaldı. Tanklar sokakta değildi, Meclis tamamen kapatılmamıştı; ancak siyasetin üzerinde açık bir askerî baskı vardı.

Muhtıranın ardından teknokrat hükümetler kuruldu, sıkıyönetim ilan edildi ve siyasal hayat ciddi şekilde daraltıldı. Bu nedenle 12 Mart süreci Türkiye’de “muhtıra ile darbe” olarak anılır ve demokrasiye yönelik bir müdahale olarak değerlendirilir.

Aradan geçen yarım yüzyılı aşkın süre içinde Türkiye’nin siyasi sistemi değişti. Artık askerî müdahalelerin açık biçimde yapılabildiği dönem geride kaldı. Ancak son dönemde yaşanan bazı gelişmeler, özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında yürüyen yargı süreçleri, Türkiye’de demokrasinin işleyişi konusunda yeni tartışmaları beraberinde getirdi.

Muhalefet çevrelerine göre burada dikkat çekilmesi gereken temel nokta şudur: seçimle göreve gelmiş bir siyasetçinin, geniş bir halk desteğiyle kazandığı bir makamdan yargı süreçleri üzerinden uzaklaştırılması demokratik rekabet açısından ciddi bir sorun yaratmaktadır. Bu görüşe göre siyaset alanında çözülmesi gereken sorun yargı kararlarıyla şekillenmesi, seçmen iradesi üzerinde dolaylı bir baskı oluşturabilir. Bu nedenle muhalefetin bir bölümü yaşanan süreci yalnızca hukuki bir dosya olarak değil, aynı zamanda siyasi sonuçları olan bir gelişme olarak değerlendiriyor. Bu bakış açısına göre demokrasi yalnızca sandıkta oy kullanmaktan ibaret değildir; aynı zamanda seçilmiş temsilcilerin görevlerini özgürce sürdürebilmesi anlamına da gelir.

Tam da bu noktada bazı yorumcular 12 Mart dönemini hatırlatıyor. O yıllarda siyaset doğrudan askerî otoritenin baskısıyla şekillenmişti. Bugün ise benzer bir baskının yargı yoluyla gerçekleştirildiği dile getiriliyor. Bu nedenle bazı muhalefet temsilcileri yaşananları “sivil darbe” ya da “yargı yoluyla siyaset dizaynı” olarak nitelendiriyor.

Demokrasilerde temel ilke, siyasi mücadelelerin sandıkta sonuçlanmasıdır. Seçmenlerin oyuyla belirlenen yöneticilerin geleceğinin siyasi rekabet içinde belirlenmesi, demokratik sistemin en önemli güvencelerinden biridir.

Türkiye’nin demokrasi geçmişi darbeler, muhtıralar ve siyasi müdahalelerle dolu bir tarih barındırıyor. Bu nedenle bugün yaşanan her gelişme doğal olarak geçmişteki deneyimlerle karşılaştırılıyor. 12 Mart askerin açık müdahalesi olarak tarihe geçti. Günümüzde ise tartışma farklı bir düzlemde yürütülüyor. Ancak demokrasi açısından temel soru değişmiyor: halkın oyuyla ortaya çıkan irade ne kadar özgür biçimde siyaset sahnesinde var olabiliyor? Demokrasinin gerçek gücü tam da burada ortaya çıkıyor. Seçmenin iradesinin korunması, yalnızca muhalefetin değil, demokratik bir sistem isteyen herkesin ortak sorumluluğudur.