Trabzon’da futbol hiçbir zaman sadece bir spor olmadı.
Bu şehirde futbol; kimliktir, duygudur, hatta çoğu zaman bir şehrin ruh hâlini belirleyen güçlü bir psikolojidir.
Ne var ki son dönemlerde tribünlere bakıldığında düşündürücü bir tablo ortaya çıkıyor. Görünen o ki Trabzonspor taraftarı artık stadyumu daha çok takım zirveyi zorladığında dolduruyor. İşler yolunda giderse tribünler coşuyor, umut büyüyor. Ama işler biraz zorlaştığında tribünlerin aynı kararlılığı gösterdiğini söylemek zor.
Oysa gerçek taraftarlık sadece iyi günlerin değil, zor günlerin de yanında durabilmektir.
Futbolun doğasında iniş de vardır çıkış da. Dün güçlü görünen bir takım bugün beklenmedik bir sonuç alabilir. Nitekim ligde şampiyonluk yarışı veren Fenerbahçe’nin Fatih Karagümrük karşısında aldığı sürpriz yenilgi, futbolun ne kadar değişken bir oyun olduğunu bir kez daha gösterdi. Futbol bazen hesapları bozar, dengeleri altüst eder.
Ama işte tam da bu yüzden taraftar dediğiniz güç, takımının en zor anında ortaya çıkmalıdır.
Trabzon’un futbol kültürü aslında bunu yıllarca dünyaya gösterdi. Zor şartlarda bile takımını yalnız bırakmayan, deplasmanda kilometrelerce yol yapan, tribünleri inancıyla ayakta tutan bir taraftar profili bu şehrin en büyük gücüydü.
Bugün ise soru şu:
Trabzon tribünleri başarıyı mı seviyor, yoksa gerçekten takımını mı?
Çünkü Trabzon’da futbol sadece skor değildir.
Trabzon’da futbol bir şehrin karakteridir.
Ve karakter dediğiniz şey, en çok zor günlerde ortaya çıkar.
Zam Yağmuru
Bugün bir şehirde hayatın ne kadar zorlaştığını anlamak için uzun raporlara gerek yok. Sokağa çıkıp bir vatandaşın cebine bakmak yeterli.
Dört kişilik bir ailenin sadece ulaşım gideri, neredeyse bir maaşın üçte birine dayanmış durumda. İşe gidiş geliş, çocukların okulu derken ulaşım artık lüks değil ama maalesef lüks gibi fiyatlanıyor.
Diğer tarafta hayatın sıradan görünen harcamalarına bakalım. Bir çorba neredeyse 150 lira. Bir çay, mekâna göre 100 lirayı aşmış durumda. Kasaba gittiğinizde bir kilo kıymanın fiyatı ise artık birçok aile için ulaşılması zor bir noktaya dayanmış durumda.
Ortaya çıkan tablo çok açık: Fiyatlar artık makul seviyelerin çoktan dışına çıkmış durumda.
Elbette maliyetler artıyor, bunu kimse inkâr etmiyor. Ancak her maliyet artışının arkasına sığınılarak yapılan zamlar, zamanla başka bir tartışmayı da beraberinde getiriyor: Bu iş gerçekten maliyet mi, yoksa fırsatçılık mı?
Çünkü bugün neredeyse her sektörün dilinde aynı kelime var: Zam.
Ama kimse şu soruyu sormuyor: Bu zamların bir sınırı olacak mı?
Vatandaşın geliri aynı hızla artmıyorsa, fiyatların bu şekilde yükselmesi bir ekonomik denge değil, açık bir dengesizliktir.
Ve unutulmamalıdır ki; bir şehirde hayat pahalılaştığında en ağır bedeli her zaman en sessiz kesim öder: Vatandaş.