Türkiye genelinde yürürlüğe alınan yeni düzenlemeyle birlikte, çocuğunu okula göndermeyen velileri artık ağır yaptırımlar bekliyor. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından devreye sokulan sistemde; her devamsızlık günü için 15 TL para cezası, devamında 500 TL ek yaptırım ve sonuç değişmezse yargı süreci öngörülüyor. Dahası, mesele Türk Ceza Kanunu Madde 112 kapsamında değerlendirilerek 2 yıldan 5 yıla kadar hapis istemine kadar taşınabiliyor.
Kâğıt üzerinde bakıldığında “eğitim hakkını koruma” gibi sunulan bu tablo, sahaya indiğinizde bambaşka bir gerçeği işaret ediyor:
Devlet, çözmekle yükümlü olduğu sorunun bedelini vatandaşa kesiyor.
Çünkü bugün bu ülkede hiçbir veli keyfinden çocuğunu okula göndermemezlik yapmıyor. Velinin zihninde tek bir soru var:
“Çocuğum güvende mi?”
Bu soruya net, ikna edici ve sahada karşılığı olan bir cevap veremeyen bir sistemin, aynı veliye “göndermezsen ceza ödersin” demesi, çözüm değil açık bir dayatmadır.
Daha açık konuşalım:
Okullarda güvenlik zafiyetleri tartışılırken, saldırı haberleri toplumda tedirginlik yaratırken, psikolojik danışmanlık hizmetleri yetersiz kalırken; devletin önceliği güvenliği artırmak değil de ceza mekanizmasını sertleştirmek oluyorsa burada ciddi bir yönetim zaafı vardır.
Üstelik getirilen yaptırımlar, en çok korunması gereken kesimi vuracak:
Ekonomik sıkıntı içindeki aileleri.
Zaten mücadele eden veliye bir de “para cezası + adli tehdit” eklemek, sosyal devlet anlayışıyla değil, cezalandırıcı bir refleksle açıklanabilir.
Asıl vahim olan ise işin ceza hukukuna taşınmasıdır.
Bir veliyi, çocuğunu okula gönderemediği ya da göndermediği için hapis tehdidiyle karşı karşıya bırakmak, eğitim politikası değil; toplumsal sorunu kriminalize etmektir. Bu yaklaşım pedagojik değil, otoriterdir.
Şimdi şu soruyu sormadan geçemeyiz:
Devlet, eğitim sistemindeki sorunları çözmek yerine, neden veliyi baskı altına almayı tercih ediyor?
Çünkü ceza kesmek kolaydır.
Ama güven inşa etmek zordur.
Okulu cazip hale getirmek emek ister.
Aileyi anlamak, desteklemek, sahaya inmek sorumluluk ister.
Bu düzenleme açıkça şunu söylüyor:
“Biz eksiklerimizi gidermek yerine, sizi zorlarız.”
Oysa gerçek çözüm çok nettir:
Önce okulu güvenli hale getireceksiniz.
Sonra veliyi ikna edeceksiniz.
En son da gerekiyorsa yaptırımı konuşacaksınız.
Aksi halde bu uygulama, eğitim hakkını koruyan bir reform değil; sorumluluğunu yerine getiremeyen bir sistemin, faturayı vatandaşa kestiği sert bir itiraf olarak kalacaktır.
Çünkü eğitim, korkuyla sürdürülemez.
Baskıyla değil, güvenle ayakta kalır.
MAKAMA YAKIŞAN DURUŞ
Trabzonspor’da bazı makamlar vardır; sadece bir koltuk değil, bir sorumluluk ve ağırlık taşır. İşte o makamlardan biri de Trabzonspor Divan Kurulu Başkanlığıdır.
Bugün o koltukta oturan Mahmut Ören, görevini yerine getirmekle kalmıyor; duruşu, üslubu ve temsil gücüyle o makamın hakkını veriyor. Çünkü Divan Başkanlığı, günlük tartışmaların değil; kulübün hafızasının, aklının ve vicdanının temsil edildiği yerdir. Bu sorumluluğu taşımak ise herkesin altından kalkabileceği bir yük değildir.
Sözü yerinde, tavrı dengeli, refleksi doğrudan kulübün menfaatine… Popülizme kapılmadan, gerektiğinde net, gerektiğinde yapıcı bir çizgi ortaya koyabilmek, bu görevin en kritik tarafıdır. Ve bugün bu çizgi, olması gerektiği yerde duruyor.
Trabzonspor gibi büyük bir camiada temsil; sadece konuşmakla değil, nasıl durduğunla ölçülür. Ve bugün Mahmut Ören’in duruşu, camiaya güven veren, saygı uyandıran bir noktadadır.
Kısacası; o koltuk doğru elde. Çünkü bazı görevler seçimle değil, yakışmakla anlam kazanır.