Bugün İran’a sözde, Müslüman oldukları bilinen devletler tarafından yapılan ihanet, aslında hafızalarımızda taptaze duran bir yaranın yeniden acıtılmasıdır. Daha dün, 1. Dünya Savaşı’nda aynı devletler tarafından Osmanlı İmparatorluğu’na yapılanları unutmak mümkün müdür? Asırlarca koruduğu, adalet götürdüğü Orta Doğu coğrafyasından, bir milyon evladını şehit bırakarak, hüzünle ayrılmak zorunda bırakılan bir imparatorluğun bakiyesiyiz.
Dün Kudüs yollarında, Kanal cephesinde, Sina çöllerinde Mehmetçik’e karşı İngilizle birlikte olan zihniyet; bugün de bölgenin istikrarı yerine küresel sömürgeci güçlerin taşeronluğunu yapmayı tercih etmektedir. Bu, sadece bir siyasi tercih değil, tarihsel bir karakter aşınmasıdır.
Bugün dillerden düşmeyen "İslam Ümmeti" kavramı, ne yazık ki sosyolojik bir arzudan öteye geçip siyasi bir blok oluşturma yeteneğini kaybetmiştir. Tarihsel süreçte mezhepsel prangalardan kurtulamayan yapılar; ortak bir düşmana karşı saf tutmak yerine, kendi içlerindeki "öteki"yi yok etmeye odaklanmıştır. Bir yanda soykırım yapan bir zihniyete sessiz kalan yapılar; diğer yanda aynı kıbleye döndüğü kardeşini "baş düşman" ilan eden sakat bir dindarlık anlayışı... Bu tabloda "ümmet" kavramı, Türkiye’nin olası bir varlık yokluk savaşında yaslanabileceği bir duvar değil, ancak manevi bir temenni olarak kalmıştır.
Körfez ülkelerinin ve Suudi Arabistan’ın, İsrail ve ABD ekseninde açıkça saf tutması, Türkiye için "arka bahçe" stratejisinin güçlü olmadığının tescilidir. Müslüman coğrafyasının sermayesi ve toprakları, bölge halklarının refahı için değil, Türkiye gibi bağımsızlık iddiası olan güçleri dizginlemek için kullanılmaktadır. Bu bloklaşma, Türkiye’ye şu mutlak gerçeği göstermektedir: "Kendi savunma sanayiini bu savaştan da sonuçlar çıkararak güçlendirmeye devam etmezsen, kimse sana çıkarı olmadan bir mermi bile vermez."
Bilinmelidir ki; bu savaş yakın bir zamanda, öyle ya da böyle sona erecektir. Temennimiz bu yönde değildi ancak tarihin bize sunduğu bir fırsatlar kavşağındayız. Hemen sınırlarımıza yakın olan ve savaşta ağır hasar gören ülkelerin yeniden yapılanması için Türkiye hazırlıklı olmalıdır. Bu ülkelerin; gıda, altyapı ve inşaat sektöründeki ihtiyaçlarını karşılamak Türkiye’ye büyük ekonomik kazanımlar sağlayacaktır. Aynı zamanda bu ülkelerin çoğunun devasa sermayeleri, ülkeleri istikrara kavuşuncaya kadar Türkiye’yi "güvenli liman" olarak görecek ve bu kaynaklar Türkiye bankalarına akacaktır. Bu tarihi fırsatı değerlendirmek için gereken hazırlıkları hızlı bir şekilde tamamlamalıyız. Bu durum; "koyun can derdinde, kasap et derdinde" yaklaşımıyla ilgili değil; bir mecburiyetin ve aynı zamanda başkalarının çok daha pahalıya yapacakları hizmetleri, kendi kültür coğrafyamızda bizim yapma fırsatımızı değerlendirmekten ibarettir.
Epstein canavarlarını ve siyonist soykırımı görmezden gelip, mezhep farkı üzerinden kendi dindaşını, en azından niyet olarak sahiplenemeyen zihniyetler, cehaletin en koyu tonudur. Olası bir savaşta bu kesimlerin sadakati, milli aidiyetten ziyade, aidiyet duydukları karanlık odaklara yönelecektir. Bu noktada çözüm; gençlere slogana dayalı bir dindarlık değil, akıl, bilim, liyakat ve milli şuur üzerine inşa edilmiş bir eğitim vermektir. Liyakatten uzak kadroların bedelini bu millet Balkan Bozgunu’nda fazlasıyla canıyla ödemiştir.
Türkiye, "Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur" sözünü bir dışlanmışlık ifadesi olarak değil, bir öz yeterlilik manifestosu olarak kabul etmelidir. Savunma sanayiinde tam bağımsızlık, yönetimde mutlak liyakat ve toplumsal barışta "Milli Değerler" bir seçenek değil, Türkiye’nin kendi imkanlarıyla var olma öngörüsüdür.
Unutmayalım ki; "Su uyur, düşman uyumaz!"