Bugün toplum olarak içinden geçtiğimiz manevi ve zihinsel kaos, bizi en temel insani ve toplumsal reflekslerimizi sorgulamaya itiyor. Bir tarafın göklere çıkardığını, diğer tarafın yerin dibine batırdığı; birinin "beyaz" dediğine, diğerinin sırf karşı durmak adına "siyah" ilan ettiği akılalmaz bir kutuplaşmanın pençesindeyiz. Müşterek hareket etmemiz gereken hayati konularda bile paramparça olmuş, adeta birbirine karşı kin kılıcı kuşanmış bir kitleye dönüşüyoruz.

Bu gidişatın merkezinde ise çok temel bir kavram kargaşası yatıyor; “Eleştiri ile Muhalefeti ” birbirine karıştırmak.

Oysa bu iki kavram, toplumsal ilerlemenin iki farklı motoru olması gerekirken, bugün birbirini yok eden iki yıkıcı silaha dönüşmüş durumda.

Eleştiri yapıcıdır, karalama ya da muhalefet körlemesine olduğunda yıkıcıdır

Eleştiri ile muhalefet arasındaki en temel fark, niyet ve yöntemdedir.

Toplumsal hafızamızı tazelemek ve bu iki kavramı yerli yerine oturtmak gerekirse:

Eleştiri, bir işin, fikrin ya da eylemin doğrusunu eğrisinden ayırma sanatıdır. Amacı bağcıyı dövmek değil, üzümün daha kaliteli yetişmesini sağlamaktır. Eleştiri, yapılan işe ayna tutar; eksiyi gösterirken artıyı da teslim eder.

Muhalefet ya da karalamak; Siyasi ya da fikri bir duruştur. Ancak bu duruş, "karşı tarafın yaptığı her şey yanlıştır" saplantısına dönüştüğünde bir ibadet aşkıyla yürütülen kör bir inkarcılığa evrilir. Doğru ve mükemmel olanı bile görmezden gelmek, muhalefet etmek değil, toplumsal akla ihanet etmektir.

Hoşumuza gitmese bile, doğru yapılan bir işe "doğru" diyebilmek erdemdir. Varsa eksikliğini yapıcı bir dille ortaya koymak eleştiridir; fakat yapılanı ne pahasına olursa olsun değersizleştirmek, toplumsal bünyemizi kemiren kitlesel bir hastalıktır.

Bizler toplumsal hafızası dayanışma üzerine kurulu bir medeniyetin mirasçılarıyız. Çok değil, yakın geçmişe kadar bu toprakların mayasında şu değerler vardı:

Komşusu açken tok yatmayı zül sayan bir anlayış,

Bireysel çıkarları bir kenara bırakıp, toplumsal yükü birlikte omuzlama becerisi,

Verilen her emeği, sunulan her hizmeti bir "nimet" olarak görüp, ona saygı duymak.

Bugün geldiğimiz noktada ise, milli ve manevi değerlerimizin bile karpuz gibi dilimlere ayrıldığı bir manzarayla karşı karşıyayız. Toplumun bu denli gergin ve bilenmiş olması, yüzyıllardır üzerinde yaşadığımız bu vatan topraklarındaki varlığımızı, geleceğimizi tehdit edecek boyutlara ulaştı. En acısı da, bu yangını söndürmesi gerekenlerin, sanki başka bir dünyadan bu manzarayı izliyormuş gibi kayıtsız kalmasıdır.

Nefretin ve kör muhalefetin açtığı yaraları iyileştirecek yegane doktor, yine kendi toplumsal sağduyumuzdur. Bu zihinsel kaostan çıkmak için şu hakikatleri yeniden kuşanmak zorundayız:

Birbirimizi sevmeden, birbirimizin hakkını teslim etmeden dış dünyada bir varlık göstermemiz imkansızdır. Birbirimizle didişmeyi bırakıp, asıl odaklanmamız gereken küresel rekabete ve ortak tehditlere karşı saf tutmalıyız.

Hiç kimse her yaptığının eksiksiz ve mükemmel olduğunu düşünmemelidir; ancak yapılan güzel işlerin müsbet yönlerini kabul etmek de kimseyi küçültmez, aksine büyütür.

Eleştiri, karanlığa bir mum yakmaktır; kör muhalefet ise yanan mumları da üfleyerek herkesi karanlığa mahkum etmektir. Bu yanlış gidişattan dönmek, siyasi veya ideolojik bir tercih değil, bir beka meselesidir.

Birbirimize düşman olmak yerine dost olmayı başardığımız, doğrunun hakkını verip eğriyi nezaketle düzelttiğimiz gün bu kitlesel travmadan kurtulacağız.

Tarihin bize yüklediği misyonu hatırlama ve artık titreyip kendimize gelme vaktidir. Daha ne bekliyoruz?

“Ey Türk, Titre ve Kendine dön”