Hunharca Yapılan Katliamın Ardından…

Şanlıurfa'da ve Kahramanmaraş'ta yaşanan hunharca saldırıların acısı daha dinmemişken, sekiz sendikanın aldığı eylem kararına bile “densiz densiz” yorumlar yapılabiliyor. Asıl acı olan da bu: Acıyı bile anlayamayan bir zihinle karşı karşıyayız.
Hâlâ öğretmenlik mesleğinin ne olduğunu kavrayamamış bir anlayış var bu ülkede.
Dünyanın neresine giderseniz gidin; eğitim, sağlık ve güvenlik en öncelikli alanlardır. Ekonomik olarak gelişmiş ülkeler, bu alanlara en büyük yatırımı yapar.
Ama bizde?
Öğretmenler ne değer sıralamasında var ne de yaşam standartlarında. Adeta yok sayılıyorlar.
Bir de utanmadan “öğretmenler tatilci” deniyor.
Dün yaşanan olayda Ayla öğretmen, öğrencilerine siper oldu. Kendi canını hiçe saydı.
“Bana bir şey olursa olsun, yeter ki çocuklara zarar gelmesin” dedi.
Bu refleksi sadece anneler gösterir.
Öğretmenlik tam olarak budur.
Ama biz hâlâ neyi tartışıyoruz?
Öğretmenin maaşını, öğretmenin tatilini, öğretmenin “çok çalışıp çalışmadığını”…
Diğer tarafta bazı meslek gruplarının maaşları sürekli iyileştirilirken, öğretmen aynı yerde sayıyor. Bu dengesizlik artık görmezden gelinecek gibi değil.
Mustafa Kemal Atatürk “Cumhurbaşkanı olmasaydım Millî Eğitim Bakanı olurdum” derken eğitimin ne kadar hayati olduğunu anlatıyordu.
Ama bugün geldiğimiz noktada, bu sözün ağırlığını taşıyabilen bir sistemden söz etmek zor.
Bir toplumda ne kadar meslek varsa, hepsi öğretmenin elinden geçer.
Toplumun kalitesi, öğretmenin kalitesiyle şekillenir.
Ve bugün çıkıp “okullarda güvenlik artırılacak” deniyor.
Sanki yeni kurulmuş bir devletten bahsediyoruz.
Bir asırlık bir devlet, hâlâ okulların temel ihtiyaçlarını bile karşılayamıyorsa ortada ciddi bir sorun var demektir.
Çünkü gerçek şu:
Okulların en temel ihtiyacı olan temizlik malzemeleri bile ya velilere yükleniyor ya da okul aile birliklerine bırakılıyor.
Ama asıl vahim olan şu:
Artık anneler korkuyor.
Çocuklarını okula gönderirken içleri rahat değil.
Öğretmenler korkuyor.
Görevine giderken can güvenliğinden emin değil.
Çocuklar korkuyor.
Okul dediğimiz yer onlar için güvenli bir alan olmaktan çıkmış durumda.
Ve biz ne görüyoruz?
Milli Eğitim Bakanı sadece “üzgünüz” diyor.
İçişleri Bakanı sadece “üzgünüz” diyor.
Ama üzülmek yetmiyor.
Çünkü siz üzülürken insanlar korkuyor.
Vali morga onlarca korumayla giriyor.
Yüreği yanan annelerin, babaların ağızları kapatılıyor, susturuluyorlar.
Bürokratlar, bakanlar hastanelerde yatan yaralı öğrencileri ziyaret etmeye koruma ordusuyla gidiyor.
Kendinizi korumayı biliyorsunuz.
Ama çocuklarımızı koruyamıyorsunuz.
İşte mesele tam olarak bu.
Bu nasıl bir çelişkidir?
Bu nasıl bir yönetim anlayışıdır?
Bu nasıl bir ülke tablosudur?
Bu tabloya rağmen hâlâ “önlem alacağız” demek, sorunu çözmek değil; sadece geciktirmektir.
Artık mesele çok açık:
Bu sadece bir güvenlik sorunu değil, bu bir sistem sorunudur.
Ve daha da açık söyleyelim:
Bu korkunun bir sorumlusu var.
Sorumlular artık hesap vermeli.
Çünkü hiçbir anne, hiçbir baba;
çocuğunu sabah okula gönderip,
akşam onu hastaneden ya da morgdan teslim almak istemiyor.