4 bin yıllık İpek Yolu’nun kadim izlerini taşıyan;
Kanuni Sultan Süleyman’ın yönettiği,
Yavuz Sultan Selim’in doğduğu,
Fatih Sultan Mehmet’in fethederek tarihine mühür vurduğu şehir: Trabzon…
Böylesine ağır bir mirasın üzerinde yükselen bir şehir, sıradan yönetim anlayışlarıyla değil; vizyon, liyakat ve samimiyetle büyür. İşte tam da bu noktada Faruk Özak ismi, Trabzon’un yakın tarihinde “gösterişsiz ama derin etkili” hizmet anlayışının en güçlü örneklerinden biri olarak öne çıkar.
Faruk Özak, Trabzon’a hizmeti bir görev değil, bir gönül meselesi olarak görmüştür. Attığı her adımda gösterişten uzak durmuş; yaptığı işleri reklama değil, kalıcılığa dayandırmıştır. Bugün hâlâ ayakta duran spor tesisleri, çok amaçlı salonlar, altyapı yatırımları ve ulaşım hamleleri; onun “sessiz ama sarsıcı” hizmet modelinin somut kanıtıdır. Sadece Trabzonspor’a katkı sunmakla kalmamış, şehrin tamamını kapsayan bir kalkınma perspektifi ortaya koymuştur. Trabzon’u karayolları açısından bir kavşak noktası haline getirmesi, vizyonunun ne kadar geniş olduğunu açıkça göstermektedir.
Ama asıl kırılma noktası şudur: O dönemde bugünkü gibi sosyal medya yoktu, dijital tanıtım yoktu, görünürlük araçları sınırlıydı. Buna rağmen Trabzon’un tanıtım ihtiyacını erken fark etmiş ve “Trabzon Günleri” gibi bugün hâlâ konuşulan bir markayı ortaya çıkarmıştır. Bu, sıradan bir organizasyon değil; bir şehrin kimliğini sahneye koyma cesaretidir.
Üstelik bunu yaparken hiçbir zaman dar bir siyasi bakış açısına sıkışmamıştır. “İşi ehline verin” anlayışını sadece söylemde değil, uygulamada hayata geçirmiştir. Bu noktada Bilgin Aygün gibi uluslararası deneyime sahip isimlerle çalışarak, işi bilenlere teslim etmiştir. Sonuç? Türkiye gündemine oturan, örnek alınan ama bir türlü taklit edilemeyen bir başarı.
İlk dönem Trabzon Günleri; kültürün, sanatın, edebiyatın ve yerel değerlerin gerçek anlamda sahne aldığı bir kimlik manifestosuydu. Şair vardı, yazar vardı, sanatçı vardı, halk oyunları vardı—kısacası Trabzon’un ruhu vardı. Ancak zamanla niyetler değiştiğinde, yapı da bozuldu. Kontrol etme arzusu, liyakatin önüne geçtiğinde ortaya çıkan şey ne yazık ki kültür değil; sıradan bir panayır oldu.
Bugün gelinen noktada birçok organizasyon, özünden kopmuş bir şekilde sadece kalabalık üretirken; Trabzon Vakfı gibi yapılar hâlâ ilk günkü ciddiyetini ve duruşunu korumaktadır. Çünkü onların amacı nettir: Gençlere burs vermek, Trabzon’un gerçek kültürünü yaşatmak ve geleceğe taşımak.
Düzenlenen gecelerde Fuat Saka’nın ezgileriyle Karadeniz’in ruhu hissedilirken, İhsan Eş sahnede adeta bir kültür dokuması yapmış; Volkan Konak, Kemal Sunal ve Kazım Koyuncu gibi değerlerin izleriyle bir milletin hafızası yeniden canlandırılmıştır. Bu sadece bir gece değil; bir duruş, bir hafıza, bir sahip çıkma iradesidir.
Son söz net:
Bir şehir, sloganlarla değil; samimi emekle büyür.
Bir şehir, reklamla değil; kalıcı eserlerle hatırlanır.
Ve bir şehir, ancak onu gerçekten sevenlerin omuzlarında yükselir.
Trabzon’un ihtiyacı olan şey tam olarak budur:
Gösteriş değil, vizyon.
Ayrıştırma değil, liyakat.
Günü kurtarmak değil, geleceği inşa etmek.
Bu anlayışla taş üstüne taş koyan herkese… kocaman bir alkış.
KAYIP ÇOK, UMURSAYAN YOK!
Bu artık münferit bir olay değil. Bu, göz göre göre gelen bir çöküştür.
Siverek’te bir okul…
Adı eğitim yuvası. İçinde olması gereken şey bilgi, güven ve gelecek.
Ama bugün o kapıdan giren şey umut değil, silahtı.
Eski bir öğrenci, elini kolunu sallayarak okula giriyor.
Ve rastgele ateş açıyor.
Öğretmenine, arkadaşına, belki de hiç tanımadığı çocuklara…
Sonuç?
16 yaralı.
4 öğretmen, 10 öğrenci…
Bir polis, bir kantinci…
Şükür ki can kaybı yok deniliyor.
Ama soralım:
Gerçekten kayıp yok mu?
Bir çocuğun okulda vurulma korkusu yaşadığı bir ülkede,
bir öğretmenin derse girerken “acaba bugün ne olacak?” diye düşündüğü bir düzende,
biz neyi kaybettiğimizi hâlâ anlamıyor muyuz?
Bu olayın adı “saldırı” değil sadece.
Bu, sistemsel bir ihmaldir.
Bu, denetimsizliğin, başıboşluğun ve görmezden gelmenin sonucudur.
Okullar artık sadece eğitim verilen yerler değil,
aynı zamanda korunması gereken en hassas alanlardır.
Ama biz ne yapıyoruz?
Her olaydan sonra aynı cümleler:
“Gerekli inceleme başlatıldı…”
“Şükürler olsun can kaybı yok…”
Yetmez.
Artık bu cümleler kimseyi tatmin etmiyor.
Çünkü mesele şu:
Bir insan okula silahla nasıl girer?
Bu sorunun cevabı verilmeden,
hiçbir açıklamanın, hiçbir tesellinin anlamı yok.
Bugün Siverek…
Yarın neresi?
Bu ülkenin okulları “Teksas” değildir.
Ve asla da olmamalıdır.
Ama eğer gerekli önlemler alınmazsa,
bu cümle sadece bir benzetme olmaktan çıkar…
acı bir gerçeğe dönüşür.