Ne yaptınız bana böyle? Üzerime dökülen tonlarca harcın, demirin ve asfaltın altında ciğerlerim sıkışıyor, nefes alamıyorum.

Nerede kaldı avlularımda açan boynu bükük kasımpatılarım, ahşap cumbalarımdan sarkan kadife begonyalarım? Hani o Belgrad’ın koyaklarında, ormanlarımın kuytusunda rüzgârla saklambaç oynayan narçiçeği gelinciklerim nerede? Kubbelerimin çevresinde seher vaktini müjdeleyen, göğün sırrını taşıyan hüdhüd kuşlarım kime küsüp terk etti bu semaları?

Sokaklarımı birbirine yabancı, birbirinin gözünün içine bakmaktan korkan, bir kuru selâmı, bir içten hal-hatır sormayı esirgeyen gölgelerle doldurdunuz. Samatya’nın, Balat’ın, Üsküdar’ın o cana can katan mahalle sıcaklığını nereye gömdünüz? Nerede kaldı gecenin zifiri karanlığında düdüğünü Üsküdar Meydanı’nda öttürdüğünde sesi Marmara’yı aşıp Zeytinburnu’ndaki hırsızın dizlerini titreten o babacan bekçilerim? Ya sokağın başında beklenen, adımlarıyla yokuşlarımı şenlendiren postacılarım? Onlar çantalarında sadece kâğıt parçaları değil; buram buram memleket kokan mektuplar, gözyaşıyla ıslanmış hasretler, sıla sevdaları dağıtırlardı kapı eşiklerine. O mektupların kıymetini bilmediniz, o gönül bağlarını birer birer kopardınız.

Peki ya Haydarpaşa’nın gar merdivenlerine tahta bavuluyla ayak basan o saf, o mahzun Anadolu çocuklarım nerede? Şapkası bedeninden büyük, yüreği dünyadan geniş, ilk defa gördüğü koca koca tabelaları hecelerken kalabalığın içinde şaşkına dönen, araçların önünden son anda çekilen o arı duru bakışları hangi gökdelenlerin temeline kurban verdiniz?

**Ben ki İstanbul’um...**

İki denizi birbirine düğümleyen, iki kıtayı bağrında kucaklayan, çağlara buyruk vermiş imparatorların, cihan mülkünü yöneten hünkârların payitahtıyım. Ben, kutlu bir müjdenin peşine düşüp doksan yaşında beyaz sakalıyla fethin yollarına revan olan Ebu Eyyub el-Ensari’yi bağrında bir ana şefkatiyle saklayan mübarek toprağım. Kendisinden evvel yirmi sekiz kez kuşatıldığı halde surları düşmeyen, nihayetinde çağ kapatıp çağ açan koca Fatih’in aşkıyla boyun eğdiği medeniyetler beşiğiyim.

Şimdi şu halime bakın; insanların doymak bilmeyen hırsından, yetkililerin sağır eden ihmalkârlığından kollarım kırıldı, kanatlarım darmadağın oldu.

Mümbit bağrımı katranla sıvadınız, nefes borularımı tıkadınız. Üstümden suları hapsedilmiş öksüz dereler akıyor; altımdaki asırlık toprak ise bir damla suya, bir avuç gökyüzüne hasret. Buna kızıyor işte yağmur! Bulutlar feryat ediyor, gök kubbe öfkesini kusuyor. Toprakla kavuşamayan damlalar hırçın sellere dönüşüp önüne ne katarsa alıp sürüklüyor; insanları, koca koca araçları, bana ait olmayan ne kadar sahte yük varsa hepsini yutup götürmek istiyor.

Bu son ikazıydı tabiatın... Zaten bir tek o dostum kalmıştı; o da kızınca işte bu bardaktan boşanan yağmurları, önüne katan sel sularını ve fırtınaları koparabiliyor. Ne acı ki, onun da elinden artık sizler gibi hoyratlıktan, yıkmaktan başka bir şey gelmiyor! Ey tabiat, sen bu son azametinle dünyanın incisi İstanbul’u, yani beni ve suçsuz günahsız canları cezalandırdın, farkında mısın!

Sonra arkadan binlerce siren sesi, sirenlerle gelen görevliler... Zamanında alınmayan tedbirlerin, kurutulan su havzalarının enkazı başında güya tedbir alıyoruz diye toplanıp, tahribatın yalnızca maddi boyutlarını tespit etmekle iş yaptıklarını zannediyorlar. Ruhumu çaldınız, siz hangi enkazın bedelini hesaplıyorsunuz?

Sırılsıklamım Boğaz’ın iki yakasında. Kandilli’nin, Kanlıca’nın, Emirgân’ın o nazenin ahşap yalılarından, erguvan kokulu köşklerinden ne bir çocuk neşesi yankılanıyor artık ne de eski bir tamburun nağmesi. Kurudu Koca Sinan’ımın mermere nakşettiği o can bağışlayan sebilleri, çeşmeleri; kurnalarından buz gibi sular değil, derin bir vefasızlık sızıyor. Okmeydanı’nda rüzgârı yaran okçuların naraları, Atmeydanı’nda yeri göğü inleten atların nal sesleri meğer birer rüya mıydı?

Tarih boyunca böyle bir çaresizliğe, böylesi hoyrat bir yağmaya hiç uğramamıştım.

Beni dinleyin ey üzerimde nefes alanlar, bu ahı işitin! Yoksa—dilim varmıyor ama—bir gün gelecek, belki de hep beraber Boğaz’ın o derin ve karanlık mavi suları arasında yok olup gideceğiz!