Rakamlar yalan söylemez; İtalya karşısında sahada izlediğimiz şey Türk futbolu değil, ithal bir yanılsamadır.
Süper Lig'de her hafta sahaya çıkan 198 futbolcunun 130 ila 140'ı yabancı uyruklu. Başlangıç kadrolarının neredeyse üçte ikisi (%66–%71) yabancı oyunculardan kuruluyor. Kadroların genelinde yabancı oranı kâğıt üzerinde %51 görünse de iş düdük çalıp sahaya çıkmaya geldiğinde yerli futbolcu kulübeye hapsediliyor. Üstelik ligdeki yaklaşık 270 yabancı futbolcuya her yıl bu ülkenin kıt kaynaklarından yarım milyar dolar (yaklaşık 500 milyon $) akıtılıyor.
Bu yalnızca akıl dışı bir savurganlık değil; kulüp kimliklerimizin, armalarımızın ve futbol hafızamızın topyekûn tasfiyesidir.
Bugün kulüplerimiz âdeta hormona batırılmış durumdadır. Sahadaki 11'in 9'u yabancı; tribündeki taraftar ise sanki kendi mahallesinin, kendi memleketinin çocukları ter döküyormuş gibi gırtlağını yırtıyor, birbirini kırıp incitiyor. Değer mi? Sezon bitince bavulunu parayla doldurup gidecek lejyonerler için bu kavga kime, neye hizmet ediyor?
Trajedi yalnızca kulüplerle de sınırlı değil. Sloganlara gelince dillerden düşmeyen "yerli ve millî" söylemi, yeşil sahaya adım atar atmaz buharlaşıyor. A Millî Takım oyuncularımız yerli fakat kulübede yabancı bir teknik direktör oturuyor. Kendi kültürüne, kendi insanının ruh dünyasına fersah fersah uzak bir yabancı, bu çocuklara hangi "millî ruhu" aşılayabilir? Bursa’da tribünler tek yürek olup haykırırken sahada ruhsuz bir hezimetle yenilen 4 gol, bu ezberin iflas belgesidir. Seyirci kendini parçalıyor, sahada ise hiçbir reaksiyon yok. Neyimiz eksik bizim? Kendi antrenörümüz, kendi taktiğimiz, kendi insanımız bu kadar mı yetersiz?
İşin bir diğer acı boyutu da Avrupa’nın devlerinde top koşturan bazı isimlerin sergilediği tavırdır. Aslında yabancı kulüplerde oynayan bu oyuncuların durumunu da masaya yatırmak gerekiyor; çünkü yaşadıkları ışıltılı ve şatafatlı hayatlar, onların millî heyecanını çoktan törpülemiş görünüyor! Aksini iddia edenler, İtalya maçında tribünlerin tüm coşkusuna rağmen sahada oynayan değil âdeta yürüyen o isimlerin hâlini izah etmek zorundadır. Ünlü takımlarda oynamanın, formayı ıslatacak bir millî ruha ve adanmışlığa yetmediğini sahada çok acı bir tecrübeyle gördük.
Asıl can yakıcı yara ise Trabzonspor’umuzda kanıyor.
Bu kulüp, İstanbul dükalığına ve paraya karşı Anadolu’nun öz evlatlarıyla başkaldırdığı için bir efsane oldu; bir ruha, bir kimliğe büründü. Peki bugün ne durumdayız? Teknik heyetiyle, kadrosuyla 17 yabancı… Kontenjan dolduğu için 2 tanesi tribüne mahkûm. Sahaya çıkan, sonradan oyuna girenlerle birlikte maç başına 9-10 yabancı futbolcu! Ben şimdi bu sahaya dizilen kadroya nasıl "Trabzonspor" diyeyim? Bu formanın içinde Karadeniz’in fırtınası, bu toprakların alın teri yoksa, geriye yalnızca bir kumaş parçası kalır.
Kendi altyapısından dünya çapında değerler çıkaran, "İyi birey, iyi vatandaş, iyi futbolcu" diyerek bu ülkenin çocuklarına koşulsuz inanan Altınordu’nun felsefesi tam da bu yüzden kıymetlidir. İddia ediyorum ki yabancı futbolculara her yıl akıtılan o paranın onda biri Altınordu modeline verilsin; Türkiye her yıl forması için ölümüne savaşan yepyeni bir millî takımı kendi öz çocukları arasından yetiştirir. Peki, başta federasyon olmak üzere bu millî duruştan ve sergilenen gayretten bu ülkede haberi olan, ders çıkaran tek bir yönetici var mı?
Eğer futbol bir aidiyetse, benim vicdanım yabancı pazarına teslim olmuş kulüplere değil; kendi toprağının evladına güvenen anlayışa aittir. Kendi çocuklarının önünü tıkayan, kendi gençliğini tribünde figüran yapan, milyonlarca doları dışarıya savurup sahada hezimete abone olan bu riyakâr düzeni kabul etmiyorum. Bu bir spor politikası değil; Türk gençliğinin yeteneğine vurulmuş açık bir ambargodur.
Merkez Hakem Kurulu etrafında patlak veren skandallar ve camiayı sarsan vahim iddialar ise Türk futbolundaki çürümüşlüğün en somut belgesidir. Türkiye’de futbolu teslim ettiğimiz koca koca adamlara bakın! İddialar doğruysa durum tek kelimeyle facia. Utanma, arlanma, onur, omurga kalmamış! Bu kirli tezgâhlar yüzünden hakkı, emeği ve geleceği gasbedilen kulüplerin vebalini kim, nasıl ödeyecek? Allah aşkına, çürümemiş tek bir kurumumuz kalmadı mı? Omurgalı, dürüst ve ahlaklı yöneticiler bulmak bu kadar mı imkânsız? Demek ki yıllardır hakem atamalarıyla ilgili yükselen feryatlar boşuna değilmiş. Yurt dışından bu hesapsız yabancı akınına onay verip Türk futbolunu tüketenler dış güçler değil; bizzat futbolun tepesine çöreklenmiş iç güçlermiş!
Yazıklar olsun bu milletin bir kör kuruşuna tamah edenlere! Yazıklar olsun kendisine emanet edilen makamları ve kurumları kendi dünyevi çıkarları için heba edenlere!