Türk devlet felsefesinin köklerinde yer alan “kut” anlayışı ve cihanşümul hâkimiyet mefkûresi, imparatorluğun kurucu unsuru olan Türk milletini çoğu zaman kendi benliğini ve imkânlarını cihanın nizamı uğruna vakfeden fedakâr bir omurgaya dönüştürmüştür. İmparatorluğun kurucu iradesinin zaman zaman kendi öz yurdunda geri planda kaldığı yönündeki haklı tarihî tenkitlere rağmen, Osmanlı Devleti’nin dünya mazlumları karşısında takındığı tavır, tarihte benzerine az rastlanır bir adalet ve vicdan numunesidir.
Bu anlayışın en somut ve asil tezahürü; asırlarca yer altı ve yer üstü zenginlikleri Batı sömürgeciliği tarafından vahşice yağmalanan, insanı köleleştirilen kara kıta Afrika’da tecelli etmiştir.
16. yüzyılın başlarında Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi ve hilafetin intikaliyle başlayan süreç, Osmanlı Devleti’ni sadece Akdeniz’de değil; Kızıldeniz, Umman Denizi ve Hint Okyanusu havzasında da yegâne himaye merci kılmıştır. O dönemde Ümit Burnu’nu aşarak Doğu Afrika sahillerine ve Hint ticaret yollarına kanlı pençelerini geçiren Portekiz donanması; Mozambik’ten Mombasa’ya, Zengibar’dan Somali’ye kadar tüm yerel halkları ve Müslüman emirlikleri hedef alıyordu. Batı emperyalizminin kıtayı bir hammadde deposu ve köle pazarı olarak gördüğü bu çağda Osmanlı, binlerce kilometre öteden uzattığı donanma eliyle mazlumların imdadına yetişmiştir.
Koca Sinan Paşa’nın, Seydi Ali Reis’in, Kurdoğlu Hızır Kaptan’ın ve bilhassa 1580’lerde Doğu Afrika kıyılarında destan yazan Emir Ali Bey’in mücadeleleri, Batı’nın sömürü zincirine vurulmuş en ağır darbelerdir. İngiliz ve Batılı tarihçilerin haksız biçimde "korsan" ya da "serüvenci" yaftasıyla önemsizleştirmeye çalıştığı Osmanlı leventleri; gerçekte bölgedeki vahşi katliamları ve yağmayı durduran, yerli kabileleri sömürgecilere karşı teşkilatlandıran resmî devlet komutanlarıydı. Nitekim ünlü şarkiyatçı Bernard Lewis’in de ikrar ettiği üzere, “Osmanlı kaynakları olmadan Afrika tarihinin doğru yazılması mümkün değildir”. Arşiv vesikaları; Osmanlı’nın bu coğrafyaya madenleri talan etmek için değil, sömürgeciye karşı mazluma "kalkan" olmak üzere gittiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Osmanlı’nın Afrika’daki varlığı salt askerî bir savunma paktından ibaret kalmamıştır. Batılı güçler işgal ettikleri topraklarda yerli kültürleri yok edip dillerini ve dinlerini zorla değiştirirken; Osmanlı, bölgenin ruhuna dokunmuş, adalet ve maarif götürmüştür.
16. yüzyılda Mozambik içlerine kadar uzanan cami ve imaretlerin varlığından, 19. yüzyılda Sultan Abdülaziz tarafından Cape Town’a (Ümit Burnu) gönderilen Erzurumlu Seyyid Ebubekir Efendi’nin hizmetlerine uzanan geniş bir hat mevcuttur. Ebubekir Efendi’nin yerel halkın dili olan Afrikaans lisanında Arap harfleriyle kaleme aldığı Beyan’üd-Din adlı eseri, sömürgecilerin cehalete ve köleliğe mahkûm etmek istediği bir halka sunulmuş muazzam bir medeniyet meşalesidir. Osmanlı, kurucu iradesinin alın terini ve birikimini, Afrika’nın en ücra köşesindeki mazlumun haysiyetini korumak için seferber etmekten çekinmemiştir.
Bu samimi ve hasbi himaye, Afrikalı milletlerin hafızasında asla silinmeyecek bir "gönül bağı" inşa etmiştir. Sultan II. Abdülhamid Han döneminde başlatılan Hicaz Demiryolu Projesi gündeme geldiğinde, Mozambik ve Güney Afrika (Natal) Müslümanlarının kendi kıt imkânlarıyla topladıkları yardımları payitahta göndermeleri ve karşılığında kendilerine takdim edilen iftihar madalyalarını göğüslerinde taşımaları, iki taraf arasındaki muhabbetin en dokunaklı belgesidir. Osmanlı oraya sömürmek için gitmemiş; arkasında şükranla anılan bir adalet mirası bırakmıştır.
Bugün Afrika kıtasında yaşanan uyanış ve onlarca Afrikalı devletin Türkiye Cumhuriyeti ile kurduğu derin diplomatik, askerî ve iktisadi ilişkiler tesadüfi bir konjonktürün eseri değildir. Batı’nın asırlarca süren kanlı mirasının, Fransa’nın, İngiltere’nin, Almanya ve Belçika’nın kıtada bıraktığı acı hatıraların aksine; Türk bayrağı Afrika sokaklarında bir sömürgecinin değil, "mazlumun gönül kalkanı olan ecdadın" sembolü olarak dalgalanmaktadır.
Günümüzde Afrika devletlerinin Türkiye ile iş birliği geliştirme yarışında sergiledikleri samimiyet, asırlar evvel atılan tohumların yeşermesi ve tarihe karşı gösterilen asil bir "ahde vefa" duruşudur. Osmanlı’nın cihanın dört bir yanına taşıdığı adalet sancaktarlığı, bugün küllerinden doğan yeni iş birlikleriyle mazlumların müşterek istikbalini aydınlatmaya devam etmektedir.
Bütün bu yaşanmışlıkları Osmanlı arşiv belgeleriyle ortaya çıkaran değerli dostum, tarihsever insan Hulusi Gençoğlu’nun kıymetli oğlu, akademisyen Dr. Halim Gençoğlu hocamız; Türk Arşiv Kaynaklarında Türkiye-Afrika, Afrika’ya Hayat Veren Türkler, Transvaal Savaşı, Güney Afrika’da Osmanlı İzleri, Güney Afrika Muharebesi isimli eserleri ile takdire şayan bir üslupla ortaya koymuştur.
Genç hocamıza bu güzel ve sahasında öncü olan çalışmalarından dolayı teşekkür ediyor; ecdadının merhamet ve adalet duygularını daha yakından öğrenmek isteyenlerin bu kıymetli eserleri okumalarını temenni ediyorum.