Demokrasi dediğiniz şey, sadece sandıktan ibaret değildir. Demokrasi; muhalefetin sesini duyurabildiği, farklı renklerin ve fikirlerin kamusal alanda var olabildiği, iktidarın halk adına denetlendiği rejimdir. Bu mekanizmanın tam kalbinde özgür basın yer alır. Bugün geldiğimiz noktada, ekranları karartma tehditleri, ceza yağmurları ve nihayetinde Halk TV gibi bağımsız yayıncılık yapan bir kanala kayyım atanması Türk demokrasisinin ne denli ağır bir krizle karşı karşıya olduğunu gözler önüne sermektedir. Gelin bu vahim tabloya açıkça ve korkusuzca bakalım.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 28. maddesi gayet berraktır: "Basın hürdür, sansür edilemez." Anayasa’nın 30. maddesi ise basımevlerinin ve yayın araçlarının suç aleti sayılarak el konulamayacağını, işletilmekten alıkonulamayacağını güvence altına alır. Bir yayın kuruluşunun kapısına kayyım eliyle dayanmak, sermayesine veya yönetimine el koyarak editoryal çizgisini vesayet altına almak; Anayasa’nın bu emredici hükümlerini fiilen mülga kılmak demektir. Şirket hukukunun arkasına sığınılarak basın özgürlüğünün özüne dokunulamaz!

Düşünce ve ifade özgürlüğü, sadece iktidarı alkışlayanlara verilmiş bir hak olarak görülemez. Bu en sert eleştirileri yöneltenlerin, muhaliflerin ve ezber bozanların da hakkıdır. İktidarın hoşuna gitmeyen haberler yapıldı, gerçeğin altı çizildi diye bir televizyon kanalını susturmaya çalışmak, topluma "Bizim çizdiğimiz sınırların dışında düşünemezsiniz" mesajı vermektir. Bir medya organına kayyım atamak ya da yayınını engellemek, hem o kanaldaki gazetecileri hem de bütün bir basın sektörünü ağır bir otosansür cenderesine sokar. Gazetecinin kaleminin titrediği yerde, demokrasinin ayakları kayar.

Basın özgürlüğü, yalnızca gazetecinin yazma ve konuşma hakkı olarak düşünülmemelidir; burada aslolan halkın haber alma hakkıdır. Sokaktaki vatandaşın, işçinin, emeklinin, öğrencinin memlekette ne olup bittiğini tüm çıplaklığıyla öğrenme hakkı vardır. Medyayı tek sesli hale getirmek, halkın gözüne perde çekmektir. Alternatif haber kanallarının sesini kesip toplumu tek bir merkezden üretilen "makbul haberlere" mahkûm etmek, halkın seçme ve karar verme iradesine vurulmuş ağır bir darbedir.

İnsan hakları ve uluslararası standartlar açısından da son derece karanlık bir imtiyaz kaybı yaşanmaktadır. Türkiye’nin altına imza attığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi, ifade özgürlüğünü uluslararası koruma altına alır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları çok nettir. Medyaya yönelik ağır idari yaptırımlar ve kayyım gibi mülkiyet ya da yönetim müdahaleleri, demokratik bir toplumda kabul edilemez ve orantısız önlemlerdir. Avrupa Birliği standartları ve Kopenhag kriterleri açısından bakıldığında da tablo değişmez. Medya çoğulculuğunu yok eden, eleştirel sesleri kayyım sopasıyla susturan bir ülkenin hukuk devleti ilkelerinden ve demokratik dünyadan kopması kaçınılmazdır.

İktidarlar gelip geçicidir; ancak bağımsız kurumlar, hukuk devleti ve özgür basın bir ülkenin geleceğidir. Halk TV’ye veya herhangi bir bağımsız medya organına yönelik sansür ve kayyım girişimleri; halkın sesini kesme, muhalefeti sessizliğe gömme gayretidir. Unutulmamalıdır ki: Ekranları karartabilirsiniz, gazetecileri susturmaya çalışabilirsiniz; ancak gerçeğin üzerini örtecek büyüklükte bir kayyım henüz icat edilmemiştir. Özgür basın, haber alma hakkı ve demokrasi için hep birlikte sansüre ve vesayete dur demek bir vatandaşlık görevidir!