Tarihe dönüp baktığımızda ecdadımızın inşa ettiği nizam, yalnızca askeri ve siyasi bir güç değil; her şeyden evvel bir “ahlak medeniyeti” olarak tecelli etmişti. İnsana sırf insan olduğu için hürmet gösterilen, yaratılmış her cana şefkatle yaklaşılan, başkasının hakkına ve namusuna kendi canı gibi sahip çıkılan bir terbiye vardı. Beytülmalin tek bir kuruşuna dahi el uzatmamak, emanet edilen vazifeyi kılı kırk yararcasına ifa etmek, yalandan ve sahte şahitlikten fersah fersah uzak durmak o medeniyetin omurgasını oluştururdu. Türk töresinde de inancımızda da emanete hıyanetin ve ahlaksızlığın hükmü en ağır şekilde verilirdi.
Peki bugün nereye savrulduk?
Kendilerine millet adına güvenilmiş, yetki ve makam tevdi edilmiş koca koca isimlerin menfaat şebekeleri kurduğuna, adliye koridorlarında hesap verdiğine şahit oluyoruz. Henüz yargı önüne çıkmayanlar ise maşeri vicdanda çoktan mahkûm edilmiş durumda. Millete hizmetle mükellef olduğu mevkilerin kudretini şahsi çıkar devşirmek için kullanmak ne büyük bir alçalmadır! Haklarını savunacak gücü ve yetkisi olmayan milyonların rızkına el uzatmaya, o yüksek koltuklarda oturanlar nasıl cüret edebiliyor? Oysa o makamlar, tam da o sessiz yığınların hakkını, hukukunu ve haysiyetini korumak için vardı.
Çürüme öylesine derin ki, toplumu birleştirmesi beklenen sahalardan piyasalara kadar her yana sirayet etmiş durumda. Sporda yıllardır dile getirilen hakem adaletsizlikleri ve şaibeler, nihayet bir Merkez Hakem Kurulu başkanının dahi adli süreçlere muhatap olup tutuklanması, acı bir hakikat olarak tescillendi. Bir bakıyorsunuz, en güvenilir mevkilerde bulunanlar borsa spekülasyonlarıyla milyarlarca liralık haksız servetler ediniyor; diğer yanda henüz yirmi-yirmi beş yaşındaki gençler, ailelerinin ya da siyasi nüfuzlarının gölgesinde katlar, yatlar, kâşaneler, özel jetler alıp, İngiltere’de caddeler kapatıyor. Devlet, içine çöreklenen bu doymak bilmez, arsız zihniyetle boğuşmaktan kendi dürüst vatandaşına dönecek takati bulamıyor.
Hâsılı, topyekûn bir ahlak erozyonunun girdabındayız. Elbette herkes çiğnediği hakkın, ettiği haksızlığın hesabını hem bu dünyada hem de mahşer gününde verecektir.
İnsan sormadan edemiyor: Yahu, değer mi şu üç günlük fani dünya için bu kadar küçülmeye?
Günü geldiğinde, geride bırakacağınız o haksız mülkten ne götürebileceksiniz öte tarafa? Temiz bir vicdan, lekesiz bir isim ve güzel bir ahlaktan gayrı ne kalacak?
Hep beraber düşünelim ve söyleyelim;
Bize ne oldu böyle?