“Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır (yaşayacaktır).”

Bu sözü böylesine büyük bir inançla söylemesinin nedeni ne olabilirdi? Elbette gençlere olan güveniydi. Nitekim “Gençliğe Hitabe” ve “Bursa Nutku” ile Cumhuriyeti gençlere emanet ederek onları Cumhuriyetin sahibi ve bekçisi yapmış, gençlikle birlikte Cumhuriyeti sonsuzlaştırmayı hedeflemişti.

Osmanlı döneminde devletin yapısı dinî temellere dayandığından vatandaş kendisini ümmet olarak görüyordu. Milliyetçilik fikrinin yeterince gelişememesi de devletin dağılmasını hızlandıran nedenlerden biri olmuştur.

Mustafa Kemal bu tehlikeyi görerek, “Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar memleketi olamaz.” demiş, tekke ve zaviyelerin kapatılmasını sağlamıştır.

Atatürk milliyetçiliği ırkçı bir anlayışa dayanmıyordu. Kendilerini Kürt, Çerkez, Laz veya Boşnak olarak tanımlayan vatandaşlarımızın varlığını inkâr etmemiş, aksine bu farklılıkları millet bütünlüğü içinde değerlendirmiştir.

Atatürk'ün millet anlayışında din farklılığı da bir engel olarak görülmemiştir. Cumhuriyeti kuran halkın arasında gayrimüslim vatandaşlarımızın da bulunduğu bir gerçektir. Atatürk, gayrimüslim Rum ve Ermeni vatandaşlarımıza yabancı gözüyle bakmanın bile milletin asil ahlakından beklenemeyeceğini belirtmiş, onları milletin ayrılmaz bir parçası olarak görmüştür.

İdeolojiler, yaşadıkları ve çağa ayak uydurabildikleri sürece varlıklarını sürdürebilirler. Dogmatik kalan, değişime kapalı anlayışlar ise zamanla yok olmaya mahkûmdur. Atatürk'ün düşünceleri, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ yaşamaya devam ediyor. Baro seçim sonuçlarını da bu açıdan okumak gerekir.

ATATÜRK TRABZON’DA

Atatürk Trabzon'a ilk kez 15 Eylül 1924'te geldi. Beraberinde eşi Latife Hanım ile Taş İskele ‘den karaya çıktılar. Kendilerini Trabzon Mebusu Rahmi (Eyüboğlu), Abdullah Bey ve Vali Cemal Bey karşıladılar.

O akşam halk adına köşkte bir yemek verildi. Atatürk, yemekte yaptığı konuşmada şöyle diyordu:

“Arkadaşlar, beş sene evvel ilk kez Samsun'a ayak bastığım zaman bana kalp kuvveti veren vatandaşlarımızın en önünde Trabzonluların olduğunu asla unutmayacağım.

Bu bol verimli, ahalisi zeki, müteşebbis, çalışkan olan Trabzon'umuzu az zamanda içerlere demir yolu ile bağlanmış, güzel bir rıhtım ve limanla donatılmış görmek en seçkin amacımdır. Trabzon, Türk toplumunda Cumhuriyetin zengin, kuvvetli, duygulu çok önemli dayanma kaynaklarından biridir.”

Atatürk'ün Trabzon'a üçüncü ve son gelişi İzmir Vapuru ile oldu. Gördüğü sevgi ve bağlılık gösterilerinden son derece duygulanan Atatürk, Trabzonluların kendisine verdiği köşkü ve bütün çiftliklerini millete armağan etti.

“Mal ve mülk bana ağırlık veriyor. Bunları milletime vermekle ferahlık duyuyorum. İnsanın serveti, kendi manevi kişiliğinde olmalıdır. Yıllarca önce düşündüğüm bu işi Trabzon'da tamamlamak mukaddermiş.” diyerek bütün mal varlığını milletine bağışlama kararını açıkladı. Trabzon Soğuksu'da, halkına duyurduğu bu karar doğrultusunda hazırlanan belgeleri imzaladı.

Geziye Özel Kalem'den katılan Zühtü Uray, daha sonra o anı şöyle anlatacaktı: “Atatürk'ün ağladığını ilk kez görüyordum.”

Aradan geçen yıllara rağmen Atatürk'ün Trabzon için kurduğu hayallerin önemli bir kısmı gerçekleşmedi. İç bölgelere demir yolu ile bağlanmayı bir yana bırakalım, Trabzon bugün kendi şehir içi ulaşımında bile raylı sisteme kavuşamamış, büyük ulaşım sorunlarıyla boğuşmaya devam etmektedir.

10 KASIM

Yine bir hüzün mevsiminde, derinden yaralandığımız 10 Kasım'da Atamızı anacağız.

Duygusal ve anlamlı bulduğum için Maçkalı Şair, yazar Sunay Akın'ın anlatımından bir bölüm aktarmak istiyorum:

Atatürk'ün naaşı İstanbul'dan ayrılarak Ankara'ya götürülecektir. İnsanlar üzgün, her yerde derin bir hüzün vardır.

Karaköy'den geçerken birdenbire “Çıt! Çıt! Çıt!” diye sesler duyulur.

Bir de ne görsünler! Gökyüzünden düğmeler yağıyor…

Atatürk'ün bayrağa sarılı tabutunun üzerine rengârenk düğmeler düşüyor. Herkes başını kaldırıp pencerelere bakıyor.

O caddedeki dükkânlarda ve bürolarda Türkiye Cumhuriyeti'nin Azınlık vatandaşları vardır ve onlar, liderlerini, bu güzel insanı kendi matem geleneklerine göre gömleklerinin ve ceketlerinin düğmelerini kopararak uğurlamaktadır.

Nasıl bir görüntüdür bu!

Atların çektiği top arabasında Mustafa Kemal Atatürk'ün tabutu, üzerinde rengârenk düğmeler… Pencerelerde gözleri yaşlı insanlar…

Gömleklerinin, ceketlerinin düğmelerini kopararak uğurlamak ne demekmiş, biliyor musunuz?

“Ben senden sonra eksiğim” demekmiş…

Biz de o günden bugüne her zaman eksik kalmadık mı?