Herkesin mutabık olduğu, şikâyet ettiği ama bir türlü değişmeyen ve daha da artarak süren sahte bir dünya oluşurken, insanların özne olduğu bu yapmacık düzenin, önümüzdeki sürecin daha da kötüleşeceğine işaret ettiği görülüyor.
Her şey yapmacık olmuş. Adeta herkes rol kesiyor; hepimiz, değme tiyatroculara taş çıkartırcasına büyük bir tiyatro sahnesindeyiz. Varsa yoksa sanal âlem, yapay zekâ, yapay fotoğraflar, yapay ilişkiler ve kişisel çıkarlar.
Sosyal medyada arkadaşı veya akrabasının vefat haberini paylaşan birisine onlarca taziye mesajı gelirken, gerçek hayatta karşılaşıldığında sanki hiçbir şey olmamış gibi davranılıyor; bir başsağlığı dileyen bile olmuyor.
Sosyal medyada başka, gerçek hayatta başka. Sanki sosyal medyadaki başka bir insan, gerçek hayatta bambaşka birine dönüşüyor. İyimser bakarsak, belki de hayatın hızına kapılıp gidiyoruz; iyilikleri ve güzellikleri unutma pahasına…
Bu durum, son yıllarda bireylerin artan sorunlar karşısında iç dünyalarında çıkmaza girerek çaresiz kalmalarından kaynaklandığını da düşündürüyor.
Sosyal medya bağımlılığının fiziksel bitkinlik, yorgunluk, isteksizlik ve hayata karşı olumsuz bir tutum oluşturduğu da aşikârdır.
Etrafınıza bakın; insanlar aynı masada otururken bile sohbet etmekten ziyade telefonlarındaki sanal âlemin yalan dünyasında değiller mi?
Teknolojinin esiri olunmadığı yıllarda insanlar bir araya gelir, sohbet eder, oyun oynar, güler ve eğlenirdi. “Stresliyim, moralim bozuk” diyeni de aralarına alır, ortama uydurur ve rahatlatırlardı.
Mutlu insanlar, hayat standartları düşük olmasına rağmen çoğunluktaydı. Şimdi bakıldığında, antidepresan ilaç kullanımının her yıl arttığı gerçeğinden de hareketle ilaç kullanımının ulaştığı ürkütücü boyutu ve giderek artan mutsuzluğu görmemek mümkün değil.
Sanırım çare yine kişinin kendisinde ve varsa gerçek arkadaşlarındadır. Her sabah birilerine içten “Günaydın” demek, teşekkür etmek, konuşurken karşındakinin gözlerinin içine bakmak, birilerine herhangi bir konuda yardımcı olmak, yalandan ve dedikodudan uzak durmak, doğal ve samimi olmak; özellikle bu dönemde arkadaşlar arasında siyasi konuları konuşmamak, kişiye sakinleştirici ilaçlardan çok daha iyi gelebilir.
Sanal âlemde “Bak, ne kadar mutluyum” diyerek havalı, kahkahalı pozlarını yayınlayanların özellikle gözlerine iyice bakıldığında, bazılarının kahkahalarının samimi olmadığı, sırf fotoğraf vermek için olduğu çok açık görülür.
İnsanın bu sıkıntılı halleri siyasi partileri de etkilemektedir. Kâh baş üstüne alınan, kâh ayak altında ezilen siyasetçinin de tutarlı olması zor. Toplum olarak ayarımız bozulmuş. Bir anda rüzgâra kapılıp bir anda duruluyoruz. Hoşgörü, tahammül, anlama isteği kaybolmuş. Bu yüzden siyasiler ne kutsallaştırılmalı ne de yerin dibine sokularak günahkâr ilan edilmelidir.
Esasen siyasi partilerin ve sivil toplum örgütlerinin, modern ve ahlaklı bir toplumun oluşturulması yönünde katkı koymaları gerekirken, siyasilerin ihtirasları ve kişisel çıkarları bu işlevin yerine getirilmesini engellemektedir.
Bu olumsuzluklar arasında empati, yani duygudaşlık alışkanlığımız da yok oldu. Bir gün herhangi bir konuda aynı düşündüğünüz kişiyle ertesi gün farklı düşündüğünüzde, ki bu çok normaldir, hemen kırılganlık ve tahammülsüzlük gösteriliyor; sanki her konuda birebir aynı düşünmek zorundaymışsınız gibi. Bu durum özellikle CHP’lilerle YENİ Partililer arasında son zamanlarda artmıştır. Bence yöneticilerin tartışmalarına üyeler dâhil olmamalıdır.
Yapay denince akla ilk olarak yapay zekâ geliyor. Geçenlerde yapay zekâ ürünü bir paylaşımda, cephede Türk askerinin elinde bir parti bayrağı olduğu görülüyordu. Yapay zekânın her şeyi hatasız yaptığı da kabul edilmemelidir. Sorgulanması gereken bir alandır ve ürettiği her şey olduğu gibi kullanılmamalıdır. Cephede Türk bayrağının ve birlik sancağının bulunduğunu herkes bilir.
Atatürk, savaş sonrasında demokrasiye geçmeyi planladığı için bir yandan fikrî hazırlık yapıyordu; nitekim askerlikten de istifa etmişti. Ama ne olursa olsun, cephede bir parti bayrağını askerin elinde göstermek gereksiz bir yönlendirmedir. Kaldı ki kronolojik olarak da uyumlu değildir. Savaş 1922’de bitti, CHP 1923 yılında kuruldu ve parti bayrağı 1933 yılında kullanılmaya başlandı.
Son yaşananların öğrettiği yeni bir durum daha var ki, çoğunluğun yol arkadaşlığı hakikaten yol arkadaşlığıymış. Yani arkadaş tarifinden başka bir hal. Yolu ayrılanın arkadaşlığı da ayrılabiliyormuş.
Dün yan yana olanlar, bugün birbirlerine ağır hakaret etmekten geri durmuyorlar. Aslında bu durum bile sahteliğin, yapaylığın ne kadar yaygınlaştığını kanıtlıyor.
Biz onlardan olmayalım…