Televizyon kanallarında Türkiye’nin değişik bölge ve yörelerine ait sözüm ona kültür-turizm amaçlı, görselliği ağır basan diziler, aşkla yoğun öykülerle sergilenmektedir. Kılık kıyafetlerin, binaların, konakların ve kentlerin dışında anlatılanlar yörenin ve bölgenin ekonomik, sosyolojik, pisikolojik ve kültürel yaşayışını yansıtmamakta, izleyenlerin beyinlerinde yanlış kanılar oluşturmaktadır. Zengin folklorik özelliklerini, yakaladıkları bir diyalektle günlük konuşma dili diye vermektedirler. Yazılı kültüre geçmeyen, hala toprak uygarlığının sözlü kültürüyle yetinen feodal düzenin ağalık-aşiret-şeyhlik-şıhlık anlayışıyla gelenekselliği baş tacı eden-hatta genç, yakışıklı ağalar ve alımlı, otoriter hanım ağalarla özendirir bir anlayışı sömürüyle sergilemektedirler. Dijital çağa geçişin sancılarının yaşandığı bir zamanda sanayi ve bilgi toplumunu yaşayamayan insanlarla bir yere varılamayacağının söylenmesi o kadar mı zor? Neredeyse izleyen gençler öyle okumuş zengin bir otoriteye, güzel sevgililere ağa olarak özenecekler.
Anlatılan öyküler o yöre ve bölgenin ağır yaşam koşullarını ve sorunlarını dillendirmemektedir. Irgatlık, yüzlerce köye sahip olma düzeniyle tek egemen gücün aşiret yönetimi olduğunun vurgusu, devletin henüz yerini alamadığı gerçekliğini-adaleti kendilerinin sağladığını görmezden geliyorlar. Bilim kurullarının, yapılan araştırma ve incelemelerin imbikten geçirilerek sanatsal pencereden bakanlarla halkın sorunlarına, sıkıntılarına, dertlerine ışık tutması beklenirken, insanları uyutma, dertleri, sıkıntıları, sorunları gizleme gibi saçma bir işi yapmaktadırlar. Sorunların ağalar hukukuyla çözümü çağdaşlığın çok ötesinde kalmakta, feodal düzenin yıkımı için yaşamsal hiçbir öneri getirmemektedirler. Zaman zaman devlet jandarmayla simgesel olarak görünmektedir.
Doğu, Güneydoğu, Orta Anadolu ve Karadeniz’e ait yapılan diziler, sanki bir el tarafından-çözüm sürecini bahane edip-bir yığın saçmalıklarla doldurularak halka sunuluyor. Sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel hiçbir kaygı taşımadan, geleneksel özellikleri bilmeden, öğrenmeden, araştırmadan “işte siz Karadeniz ve Karadenizliler”, “işte size Doğulular ve Güneydoğulular” diyebilme densizliğini gösterebiliyorlar. Ne onların anlattığı Karadenizliler ne de onların anlattığı Doğulu ve Güneydoğulular var bu ülkede.
Her yörenin, her ilin, her bölgenin “ağızı” farklıdır. Ya Türkçeyi kullanacaksınız ya da diyalektlere girmeyeceksiniz. Urfa’nın ağzıyla Mardin’i, Rize’nin ağzıyla Tırabzon’u verirseniz çuvallarsınız, inandırıcı özelliğiniz kalmaz, izlenmezsiniz.
“Karadeniz” sözcüğü “deniz’i” anlatırken, Karadenizlileri, çok renkli görselliği, çok yüksek fılorayı, çok zengin bir coğrafyayı da anlatır. Karadeniz bölgesi, doğu, orta ve batı olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Bölümlerin ayrıcı özelliği iklimi, yüzey şekli ve bitki örtüsüdür. Nüfus yoğunluğu her bölümde çok fazladır. Geçim kaynakları dar ve sınırlı olduğu için bol miktarda “göç verir.” Tütün üretimden çıkarıldı, hayvancılık sıfır noktasına geriledi, fındık gözden düştü. Mısır tarlalarının yerini fındık bahçeleri almasına rağmen para da ettirmiyorlar.
Devlet, küllenme, kahverengi kokarca, vampir kelebek ve fındığın dalda çürümesine üniversitelerle işbirliği yaparak bu zamana kadar hiçbir çözüm üretmedi. Halkın “okuyup meslek sahibi olmaktan öteye başka bir çıkışı yok.” Kimi yörelerde tarikatların ve cemaatlerin ağır baskılarıyla kız çocukları ilkokuldan sonra ya okula gönderilmiyor ya da imam hatibe gönderilerek bir meslek sahibi olması engelleniyor. Okuyup meslek sahibi olanlara da yandaşın dışında atama yapılmıyor, iş alanları, iş yerleri açılmıyor. Enflasyon, pahalılık ve işsizlik cumhurbaşkanlığı sistemine geçildikten sonra hat safhaya ulaştı. Bu yüzden Karadeniz en çok göç veren bölgelerin başında geliyor. Örneğin Tırabzon, son çeyrek yüzyılda iki yüz binin üzerinde insan göçü verdi. Siyasetçiler sandığı oyla doldurmanın peşindeler, fabrika açtırmak için hiçbir gayret göstermiyorlar. Karadeniz’in çocukları yasaklı madde alışkanlığına kurban ediliyor…
Tarım ve hayvancılık büyük ölçüde yapılmadığı için insanlar köyleri boşalttı, kentlere ve kasabalara doluştu. Kentler ve kasabalar köyden gelenlerin sorunlarıyla ve kendi sorunlarıyla yaşanmaz hal aldılar. Başta işsizlik olmak üzere, eğitim-taşımacılık büyük bir sıkıntı olarak durmakta, köklerinden kopan çocuklar her gün biraz daha içinde yaşadığı topluma yabancılaşmakta, kötü yola düşürülerek-madde bağımlısı ve satıcısı yapılmaktadırlar.
Karadeniz insanı dizilerde gösterildiği gibi “lay lay lom” bir yaşayışın içerisinde, aşk-meşk-vurdu kırdı hikayelerini yaşamıyor, geçim derdinde. “Kan davası, yayla davası yok.” En azından yarım yüzyıldan buyana yok. Kız kaçırma, kız çekme, ‘sinör’ davaları hepten kalkmış durumda.”
Arazilerin darlığı, verimsizliği, üretimin düşüklüğü, insanların boğazını doyurmaya yetmiyor. Buna rağmen bir karış toprağın çok büyük değeri var. İşyerlerinin azlığı, fabrikaların yetersizliği, arazinin çok engebeli oluşundan ötürü ulaşımın aksaması, geçim darlığı, insanların kendi kendilerine yetmezliğini doğuruyor.
Aile ekonomilerine uygun hayvancılık, inek, tavuk yetiştirmek, fındık tarımı ilacın, gübrenin, emeğin ve yemin yüksek fiyatlarıyla astarı yüzünden pahalı kılıyor. Yağı, sütü, peyniri, yumurtayı pazardan satın almak daha ucuza geliyor. Halkın gelir ya da kazancı az olduğu için ne üretmeye, ne çarşıdan satın almaya yetiyor. Yem pahalı, gübre pahalı, ilaç pahalı, emek pahalı.
Köye “yol, su, elektirik” gibi çağdaş ihtiyaçları karşılayacak hizmetleri götüremeyen siyaset, köylülerin daha iyi eğitim, daha iyi iş ve yaşam koşulları bulma umuduyla göç ettirdiği kentlerde, kasabalarda, ne kentli olabildiler, ne köylü kalabildiler. Köy-kent yaşayışı içinde sıkışıp kaldılar.
60’lı yıllardan sonra başta Almanya olmak üzere tüm Avrupa’ya, 90’lı yıllardan sonra dağılan Sovyetlerin yerine Rusya’ya ekmek parası-çoluk çocuk nafakası için milyonlarca insanı, bir matahmış gibi törenlerle çalışmaya gönderdik. İşsizliği yenerek ülkede tutamadık. Markları, dolarları, dağılan, parçalanan binlerce aile enkazı üzerine yığdık. / Aradan yetmiş yıla yakın zaman geçmesine rağmen Türk siyasiler Türkiye’nin sorunlarını çözüp halkının kendi kendine yeten insan olmasını sağlayamadılar.
Her türlü-muz hariç- meyvenin yetiştiği Karadeniz’de, Türkiye yönetiminin her kademesinde görev alan Karadenizlilerin bulunduğu, akarsularının, madenlerinin, ormanlarının yağmalandığı, heyelanların yaşandığı, canların gittiği bir bölgede salt silahlar mı kaldı aklınızda? Bin bir çeşit balıktan bir hamsinin, bir palamudun, bir kıraçanın kaldığını, kafes balıkçılığının ve gübrenin asitli sularının denizi kirletip öldürdüğünü ne zaman göreceksiniz?
Sevgiyle, esenlikle kalınız…