Ben hayata asgari ücretle atılan genç bir insanım. Okul, askerlik, iş derken; evlilik hariç tümünü gerçekleştirdim. Devlete okuldan kredi borcum var. Önce iş, sonra ödeme diye düşündüm, daha sonra evlilik…
Ailemle birlikte kalıyorum. Bunca yıldır bana baktılar, büyüttüler, adam ettiler. Omuz vereyim, destek olayım istedim. Gelin görün ki maaşım, kredi taksitimin dışında harçlık ihtiyaçlarımı dahi karşılamıyor. Tek lüksüm vardı, sigarayı bıraktım. Tasarruf edeceğim başka ne var diye düşündüm. Kahveye para kalmadığı gibi çayı da içmesek mi diye düşünüyorum. Üstüme başıma hiçbir şey almadım, öğrencilik yıllarımdan kalanlarla idare ediyorum. Annem hiç durmadan, “Mürüvvetini görelim oğlum, işe girdin, artık seni baş göz etmenin zamanı geldi.” diyor ve beni sıkıştırıyor. “Anne, bir taksit ve bir fatura ödüyorum, idare edemiyorum. Hâlâ size yük olmaktan utanıyorum ve yoruldum.”
Annem anlamıyor, “Sen bizim evladımızsın.” diyor. Benim utancımı, benim eziklik duygularımı, bu yüzden çektiğim acılarımı görmüyor. Bunları kimseye anlatamıyorum. Koskoca, kazık kadar adam oldum; hâlâ annemin babamın eline bakıyorum. Ve beni yönetenler, verdikleri işle, ücretle açlığa, yokluğa, çaresizliğe mahkûm ediyorlar; yaptıklarından utanmıyorlar.
Ailemin yanında asgari ücretle zar zor, kıt kanaat idare ederken evlenirsem ne yapacağım? Bir evi nasıl çekip çevireceğim? Kirası olacak, elektriği, doğal gazı, suyu, atık suyu, çöp vergisi olacak; mutfak masrafı, temizlik malzemeleri masrafı olacak; şimdilik giyim masrafı, yarın çocuk olursa… Nasıl olacak, nasıl bu iş yürüyecek?
Annem diyor ki, “Allah verir, kolayını.” Anne, Allah’ın darphanesi yok; maliye bakanı değil, cumhurbaşkanı, çalışma ve ticaret bakanı hiç değil… Öyle bir düzen kurmuşlar ki Allah’ın kullarına verdiklerinden kazandıkları paraları, çarşıdan satın aldıkları her nesneye ödedikleriyle ellerinden zorla alıyorlar.
Cumhurbaşkanı diyor ki, “Evleniniz ve en az üç çocuk yapınız.”
İşte, çalışmışlığımın garantisi yok. Patron beni işten atarsa, hele bir sendikaya girer ve hakkımı ararsam; yaşanılanlarda görülüyor, “kod bilmem kaçla” işten çıkarılanlar başka işe giremedikleri gibi işsizlik maaşı da alamıyorlar. Geleceğimin garantisi yok. Bunun için uzun süreli ödemelere dayanarak borçlanamam. Patronun keyfî uygulamalarına karşı iş garantisi bulunmuyor.
Ey halkım! “Evlen.” diyenler çok fakat geçinebileceğim kadar iş ve para veren patron ya da devlet yok! Devlet de bir işverendir çünkü. Üstelik ben, onca yıllık okuyup elde ettiğim mesleğimde de çalışmıyorum. Siyasi çıkarlar için açılan okullarda yetiştirildiğim, ihtiyaca göre eğitilmediğim için işsiz güçsüz kalabiliyorum. Boşta gezmeyeyim, aileme yük olmayayım, asalak gibi yaşamayayım, bir sorumluluğum olsun, hayatım bir anlam kazansın istedim ve işin rengine, cinsine, türüne bakmadım, girdim. İnanın çalışıyorum ama iş aramaktan da vazgeçmiyorum. “Beğenmiyor.” diyorlar; inanın mesleğime göre bulamıyorum.
Şimdi soruyorum: Önemli olan evlilik mi, hayatı garanti altına almak mı? Ev kiraları almış başını gitmiş. Bizim ücretlerle bırakınız evliliği, iki artı bir ya da bir artı bir evlerde bile yaşamak olanağı yok. Elde avuçta yok. Asgari ücrete güvenip patrona ve ekonomik krize inanıp evlilik denen bir kurumu nasıl ayakta tutarım? “Allah bir kolayını verir.” ama işveren engel oluyor. İşleri zorlaştırıyor, “Sana normal ücret ödersem kazancım düşer.” diyor. “Bu devlet, bu hükûmet senin değil, benimdir. Ben ne istersem onu yapmak zorundadır.” diyor.
Para, kazanç olmayınca insanın cesareti, gücü kalmıyor. İnsanın insanlığı, adamlığı kalmıyor. Şimdi ben kalkacağım, bu umarsızlık içerisinde evleneceğim. Benim sorumluluğumu kaldıramazken aile sorumluluğunu üstleneceğim. Her ne kadar çağdaş bir aile kuracaksam da ekonomik özgürlüğümün olmadığı bir yerde aileme bağlılıktan, onlardan yardım almaktan nasıl kurtulacağım? Zor koşullar altında evlenip yuva kurulduktan sonra görüyorum ki aile içi ilişkiler değişime uğruyor. Annem, babam, kardeşlerim; el açan ağabeylerini hangi gözle görecekler? Evlendiğimde hangi kavgaların içinde yer alacağım? Tedirginim, kaygılıyım.
Borç içinde kıvranırken, taksitleri ödeyemezken, türlü çeşitli sıkıntılar çekerken evin doğal ihtiyaçları nasıl karşılanacak? Sesler yükselirse, sözcüklerin ağırlığı her geçen gün artarsa, sevgi, saygı zedelenirse bunların sorumluluğunu kim, nasıl üstlenecek ve hesabını kim verecek, nasıl çözülecek?
Her geçen yıl on binlerce çift ayrılıyor, boşanıyor. “Allah’ın emri, peygamberin kavli” ile başlayan nikâhlar, “Hastalıkta ve sağlıkta.” diye devam ederken iki insan arasına kara kedi gibi çöreklenen ekonomik sorunlar aileyi paramparça ediyor. Zorlanan çiftler sözlerini ve davranışlarını hakarete, aşağılamaya ve şiddete kadar vardırabiliyorlar. Ekonomik koşullar düzelmeden, iyileştirilmeden, aileyi geçindirecek kadar para kazanmadan bu korkunç pahalılıkta ve enflasyonda evlilik nasıl olsun, nasıl yürüsün ve ben bu koşullar altında nasıl evleneyim? Sevgiye, saygıya, aileye ve insana verdiğim değeri para yüzünden nasıl yerle bir edeyim? Sıkıştıkça eşime, sıkıştıkça eşim bana yükseldikçe nasıl anlayışlı olabilelim? Ve neden hayatımızı birbirimize zehir edelim?
Nüfus artışı %2,5’tan %1,5’lara düştü. Büyük kentlerde %1’e kadar indi. “Evlenin ve üç çocuk yapın.” demekle olmuyor. En etkin nüfus planlaması; ekonomik çaresizliklerin, umutsuzlukların yarattığı gelecek korkusu ve geçim zorluklarıdır. Kimilerini para çıldırtırken kimi ilişkileri, sevgileri de yaşanmaz kılan; aileleri yıkan, boşanmaları gerçekleştiren çekilmez hayat pahalılığı ve enflasyondur.
Ey yüce milletim, arzıhâlimdir: Bu koşullar altında ben geçinemezken doğmamış çocuklarımı, alınmamış evi, arabayı nasıl hayal edeyim, altyapısı olmayan bir geleceği nasıl düşüneyim?
Sevgi ve esenlikle kalınız…