Siyasiler, bürokratlar fırsat buldukça sahneyi, kürsüyü boş bırakmaz, şovlarına başlarlar; geriye, vitrine dizilmiş bir kalabalık ve o kalabalığın önünde konuşmayı marifet sanan bir protokol düzeni ortaya çıkar. Horon var, müzik var, kalabalık var… Ama işin özüne dair tek bir gerçek mesele yok.
Şehrin üreticisi ayakta kalma mücadelesi verirken, gençler birer birer göç ederken, tarım ve hayvancılık can çekişirken; kürsüye çıkanların anlattığı hikâyeler, gerçekle bağını çoktan koparmış durumda. Aynı cümleler, aynı vaatler, aynı alkışlar… Sorun şu ki, ortada ne yeni bir söz var ne de o sözün arkasını dolduracak bir irade.
Bürokratlar orada, evet. Ama neden oradalar? Çözüm üretmek için mi, yoksa sadece görünmek için mi? Bir ilin en temel meselelerine dair tek bir somut adım atmayanların, o kürsülerde “çalışıyoruz” demesi artık kimseyi ikna etmiyor. Bu, görev yapmak değil; görev yapıyormuş gibi görünmenin en klasik hâlidir.
Siyasetçiler açısından tablo daha da net. Trabzon sevgisiyle açıklanamayacak bir yoğunluk var ortada. Çünkü mesele sevgi değil, hesap. Kalabalık neredeyse, mikrofon oradaysa, fotoğraf oradaysa… Siyaset de orada. Bu kadar basit. Trabzon ise bu denklemin içinde sadece bir araç hâline getiriliyor.
En acı olan şu: Bu organizasyonlar, gerçekten işe yarayabilecek bir zeminken, bilinçli bir şekilde içi boşaltılıyor. Çünkü gerçek sorunları konuşmak risklidir; çözüm üretmek sorumluluk ister. Oysa burada yapılan şey, risk almadan görünür olmak, sorumluluk almadan konuşmaktır.
Artık şu soruyu açık açık sormak gerekiyor:
Bu kürsülerde konuşanlar Trabzon’un derdine mi derman oluyor, yoksa Trabzon’un adını kullanarak kendi konumlarını mı tahkim ediyor?
Eğer cevap ikincisiyse, ortada bir organizasyon değil; iyi kurgulanmış bir yanılsama var. Ve bu yanılsama sürdükçe, kaybeden hep aynı olacak: Trabzon.