İnsanlar ölür, düşünceleri, yapıtları, dünyada bıraktığı izler kalır!

Mustafa Kemal Atatürk’e, 16 Haziran 1926 tarihinde, Menemen’den gittiği İzmir’de suikast düzenlenmiştir. Suikastın ardından toplanan ve sahip çıkan halkın tezahüratları karşısında yaptığı konuşmada, “benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” sözünü söylemiştir. / Gazi, “bireylerin gelip geçici, ölümlü, kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ise kalıcı ve sonsuz olduğunu” anlatır.

Ne var ki, Atatürk’ü düşman belleyenler, “en büyük eserimdir, kimsesizlerin kimsesidir” dediği Cumhuriyet’i yıkmakla işe başlıyorlar. İlkeleri ve Cumhuriyet, fabrikaları satılıp yıkılmasına rağmen hala ayakta, hala güçlü… yıkılmadı, yıkılmayacak da.

Doğu’da “tapınılacak derecede insan ön plana çıkarılır, Batı’da ise bilgi, sistem ve kurallar…” İnsan hırsları, tutkuları, istekleri, arzuları ve zaaflarıyla ölür gider; onlarla anılır, yaşar. İnsanın doğruları, yanlışları kendine göredir. Faydası zararı da kendine göre, ama etki ve yetkileri yüksek ve genişse, içinde yaşadığı topluma ya da tüm insanlığa-ilgilendirir ve zarar verir. Batı bilgiye ve kurallara çok önem ve değer vermesine, sistemlerini çok iyi oturtmuş ve yürütmüş olmasına karşın bir Mussolini, bir Hitler’in, bir Franco’nun gelmesine, dünyayı kana bulamasına ve milyonlarca insanın ölmesine engel olamamıştır.

İki dünya savaşı yaşamalarına karşın yıkıntının ardından kısa sürede toparlanabilmişlerdir. 103 Yıldır savaşa girmeyen ve “kırım geçirmeyen bu millet, bu devlet” Atatürk’ten bu yana toparlanıp bir Almanya, bir Japonya, bir Çin gibi ayağa kalkıp da hala “bir dünya devleti olamamıştır.

Batı’nın akla ve bilime dayalı sistemleri kim gelirse gelsin, bir sarsıntı, bir sıkıntı, bir kesinti olmadan yoluna devam etmekte, işletilmektedir. Devlet, yasalar, kurallar gelen kişiye göre yeniden biçimlendirilmemektedir. Oysa Doğu’da devlet, anayasa ve kurallar “kişiye göre yeniden yapılandırılmaktadır.”

Osmanlı’da her padişah “cülusu” sıkıntı yaratmıştır. Ölüm korkusu, panik, “haremdeki kovalamacalar, boğdurulmalar, şehzadelerin üzerine ordu göndermeler, aile içi yaşanan taht ve miras kavgaları, siyasi entrikalar” padişah olmanın sevincini, gönencini yaşatmamıştır. Kimi şehzadeler kaygı ve endişelerinden doğan korkularıyla çıldırmış, delirmişlerdir.

Osmanlı altı yüz yirmi yıl boyunca bir sistemi, kavgasız, dövüşsüz, ölümsüz kuramamıştır. Her padişahın tahta çıkışı kanlı izler taşımakta ya çocuk ya da kardeş katili olunmaktadır.

Tarih boyunca monarşiler bireysel yanlışlardan kurtulamamıştır. Padişahların ve kralların yönetimleri “miras ve taht kavgalarıyla” kananmış, saltanatları ölümü ve korkuyu içinde barındırmış, saltana yakın insanlar, aileler huzur ve güven içinde yaşama olanağı bulamamıştır. Tüm dikkat ve enerji “saltanata, iktidara, tahta, fetihlere yoğunlaştı”, dünya genelinde yaşanan buluşlar, keşifler, değişmeler ve gelişmeler göz ardı edildi. Ancak kralın ya da padişahın bilime, teknolojiye, dile, kültüre, sanata, müziğe, resme, heykele, edebiyata tutkusu veya özel ilgisi varsa birtakım kıpırdanmalar olabilmişti. Yoksa bu bilim ve kültür faaliyetleri resmi bir devlet politikası olarak yürütülmemişti. Yani monarşiler çoğunlukla keyfi yönetimlerdir. Hele padişahın ya da kralın eğitimi, yeteneği yoksa, sefahat içinde yaşamayı seçmişse, o devletlerin ve toplumların işi Tanrı’ya kalmış demektir.

Avrupa, aklı ve bilimi rehber edindikten sonra derebeyliği-imparatorlukları-toprak uygarlığını bitirdi, sanayi uygarlığını getirdi, ulus devleti, cumhuriyeti, laikliği, kapitalizmi, sosyalizmi, komünizmi yönetim biçimi ve rejim olarak geliştirdi. Bilgide, düşüncede, edebiyatta, felsefede, sanatta evrimleşti. Skolastik felsefeyi ve inancını terk etti. 16. Yüzyıldan itibaren müspet bilimlere dayalı eğitim ve öğretimi başlattı. / Kilise-papalar-papazlar haddini bildi, yerini bilim insanlarına bıraktı. Orta Çağ’ın karanlık duvarlarını yıkan ve aydınlatan müspet bilim insanlarının pek çoğu papazlar, pikoposlar, keşişlerdi. Çok kızılan, öfkelenilen, “evrim teorisini” kuran bilim insanı Charles Darwin bile bir papazdı, Mendel de...

Batı, akıl ve bilimle “iyiyi, güzeli, mükemmeli” yakalamak için her alanda büyük mücadelelere girdi. Hedefinde insan vardı, insan sevgisi vardı. Savaşlarda ve salgınlarda milyonlarca insanını kaybetmişti. Rönesans’ı ve reformu gerçekleştirdi, hümanizmi sistemleştirdi. Batı, yönetimde insanı ve değerlerini keşfetti. İnsana hizmet edecek, insanı yüceltecek değerleri buldu. Yurttaşlık haklarını ilkeleştirdi, “insan hakları evrensel beyannamesini” anayasal formalara oturttu. Önce “meşruti yönetimleri” sonra da demokratik-halk yönetimlerini kurdu. Monarşilerden “yasal ve anayasal yönetimlere” geçti.

Biz hala “eksiklerini ve yanlışlarını düzeltip tamamlamak ve mükemmelleştirmek yerine, cumhuriyeti yıkıp halkın yetkilerini monokratik bir yönetime devretmenin peşinde koşuyoruz. Osmanlı, çağın gereklerini yerine getirecek ve sorunlarını çözecek, yeniden var edecek nostaljik ve ülküsel bir yönetim olsaydı zaten kendisi yıkılmaz ve çökmezdi.

Türkiye’de anayasal sistem-sosyal devlet vahşi kapitalizmle kaynaştırılarak hırsızlığa, vurguna, soyguna ve talana evrildi.

Sevgiyle ve esenlikle kalınız…

[email protected]