Herkes kendini çok iyi bilir. Suçlarını, günahlarını, sevaplarını… Bilir ve bunları başkalarından duymak istemez; rahatsızlık verir. Kime: İç hesaplaşma, vicdani sorgulama yapana, ar, haya, utanma duygusu olana. Yani, bir parçacık insan olana rahatsızlık, huzursuzluk, vicdani azap verir.
İçinde gizlemek, saklamak, kendine bile itiraf etmemek, akıllarınca kendilerini sütten çıkmış ak kaşık göstermek nafile çabalardır. Mutlaka bir yerden uç verir, kendini gösterir. Hani derler ya, yerin kulağı vardır. Toprak tanıklık eder, ağaçlar, çiçekler, kuşlar tanıklık eder. Hiç belli olmaz, sen tanıklık edersin, itirafçı olursun. Tanrı’nın bilmesi de umurlarında değildir. Yeter ki, “el alem bilmesin, duymasın, bir şey demesin.” Büyük, mahşeri yargılamaya zaten “inanmıyorlar…”
Bunun için “suçlarını açığa çıkarmayacaksın, kendi suçlarınla rakiplerini inandırıcı bir biçimde suçlayacaksın, sesini tüm TV kanallarında yüksek tonda çıkaracaksın, ne kadar bağırırsan o kadar haklı olacaksın. Unutturarak suçlarından kurtulacaksın.” İnsanoğlu “nisyan ile maluldür.”
Ünlü bir sözdür: “Alışmış kudurmuştan beterdir” ya da “it b… yemekten vazgeçmez.” Durabilecek misin? Hırsız çalacak bir şey bulamadığında şapkasını çalar, kolunun altına gizlermiş. Türkiye o kadar zengin ki, çalınacak-satılacak-bir şeyler mutlaka bulunur.
Yıllar yılı aynı yöntemle rakiplerini “terörist, PKK işbirlikçisi” diye suçlayanlar, “PKK ile ben görüşmedim” diye tozu dumana katarak nara atanlar, “PKK içerikli video” yaparak oy devşirenler, seçim kazananlar, masum halkı inandırdı, kandırdı, ama kendileri bu yaptıklarına asla inanmadılar. İftira attıklarını bildikleri için inanmakla zaten işleri yoktu. Halkı inandırsınlar, sandıkları oy doldursunlar yeterdi. Ahlaklı, namuslu, doğru, dürüst olmaya ihtiyaçları yoktu.
Yaptıkları yanlarına kar kaldığı için, “asrın yolsuzluğu” diye operasyonlar düzenleyip başta İstanbul Büyük Şehir Belediyesi olmak üzere tüm “CHP” belediyelerine çöktüler. Dört bin sayfalık iddianame hazırladılar. Suçları kanıtlanmayan tüm tutuklular masumdur. Ama gelin görün ki, hiçbir kanıtlama, yargılama olmadan değerli insanları suçladılar, suçlu muamelesine tabi tuttular. Üstelik Ekrem İmamoğlu’na savunma yaptırmadılar, “susma hakkını kullandı” dediler ve susturdular. “Millet Şahidimdir” kitabını yazdı yapılmayan savunması için. Kitabın basımına el koydular, yasakladılar.
“Asrın vurgunu” dediler, suçladılar, karaladılar. Yandaş basın yoluyla, gazeteleri, televizyonları ve kiralık beyinleriyle saldırdılar. Belediye başkanlarını ve belediye çalışanlarını, aileleri ve çocuklarıyla linç ettiler. Hukuku, adaleti, yargıyı Türkiye’den kovdular.
Salt iktidarda kalmak, iktidarlarını korumak ve kendi “vurgunlarını, soygunlarını, hırsızlıklarını örtmek, gizlemek için. Gelin görün ki, İstanbul Borsasındaki oyunları, tüm pislikleri “patlayan kanalizasyonla” ortaya döküldü. İktidarın “yoğun elemanları, hatta 200 TL üzerinde imzası bulunanlar” dahi, o kadar gizlenemez duruma geldi ki “tutuklanmak” zorunda kalındı. Konuşulmadı, görüntü verilmedi, operasyon yapılıp ters kelepçe takılmadı. Çünkü onlar iktidarın “saygın hırsızlarıydı.” Nerdeyse bunların tümü aynı hırsızlık fabrikasından çıkma…
CHP’yi bütün suçladıkları konularda, yolsuzluklarda, hırsızlıklarda, vurgunlarda, soygunlarda, “aslında sizi suçladık ama asıl vurguncu, soyguncu, hırsız biziz” diyerek “Terörsüz Türkiye Masalındaki” çelişkileri ve halkın tepkisini örtmeye kalktılar. Şimdi de DEM’e “anayasa dayatması” başladı. “Destek verirsen süreç yürür, vermezsen, süreç biter.”
Olan, yakılış provası beş kez çekilen ve kamuoyuna servis edilen “otuz kalaşnikofa oldu. Başka silah teslimatı yok, olmadı, yakılmadı, toprağa da gömülmedi.
Devlet hukuktur, devlet adalettir. Adalet, yargı, yargıç susarsa, “hem savcıyım, hem yargıcım” deyip tüm yetkileri tek elde toplarsa, iddialar kanıtlanmadan “suç” kabul edilirse ve içeride tutulursa adalet nerede kalır?
Bir düşünün, “Terörsüz Türkiye” masalında yasa çıkarıldı. / Katillerin affı için kamuoyu “ipler gevşetilerek” hazırlanıyor. Yirmi ay öncesine kadar “vatan, millet, din, iman, Allah, Kuran” adına “hamaset edebiyatı” yapanlar, “ülkücüyüm-muhafazakarım” diye nara atanlar, şehitler ölmez, vatan bölünmez diyenler birden yön değiştirerek “gazeteleri, televizyonları, radyolarıyla, yazarları çizerleriyle PKK’nın yanında saflandılar. PKK’lılar “biz suçlu değiliz, özgürlük savaşçısıyız” diyorlar, “DEM’liler de” dört parçalı Kürdistan’dan söz ediyorlar.
Her ne kadar kafasını kuma gömerek çölde, en uzak yerden gelen sesleri alma gücüne, yeteneğine sahipse de deve kuşları, bizdekiler her nedense, kafasını kuma gömerek, çıkan “sesleri” duymama salaklığına yatıyorlar. “Kırk yıllık yani olur mu gani?” Oldu. / Bu ayrılık savaşı 108 yıldır sürüyor. Otuz isyan çıkardılar, birden barışsever oldular, biz de inandık. / Kırk yıl, “şehitler ölmez, vatan bölünmez” naralarıyla sokakları inlettiler. Bu cümleye bir kelime dahi eklemediler. Süleyman Demirel’in ünlü ilkesiydi: “Dün, dündür; bugün, bu gündür.” / Amerika, İngiliz, Fıransız destekli istekler tek tek kabul edildi. Muhalifleri suçladıkları her işi kendileri yaptı. Teröristlere sözüm ona yeni bir anayasa için ödün üstüne ödün verildi. Borsa’da kanalizasyon patladı, ne kadar yağma, talan, ganimet pislikleri varsa ortalığa saçıldı.
Bu ne aymazlık, bu ne utanmazlıktır: Dini ve toplumsal değerleri kimseye vermeyenler, yıllardır “Bozkurt” işareti yaparak halkı selamlayan ve “şehitler ölmez, vatan bölünmez” diyenler ve liderleri… DEM Partili yetkiliye “adaya gidip gitmediğini soruyor”, tarih vererek gittiğini anlatan kadına, “benden selam olsun Bolu Beyi’ne” dercesine, insanlık düşmanı-tüm teröristler insanlık düşmanıdır-terörist başına selam gönderiyor… Ve “şehitler ölmez” diyenler nara atmıyorlar şimdi?
Halk inanacağı, güveneceği liderleri seçmek için sandığı bekliyor. K.K. butlancı çıktı. Hainlikte üstüne yok… Aysel Tanju’dan daha muhteşem kıvırdı.
Sevgiyle, esenlikle kalınız…
TURAN BAHADIR [email protected]