Türk siyasetinin duayen isimlerini hatırlayın. Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş... Birbirinden oldukça farklı siyasi geleneklerin, keskin ideolojik ayrılıkların ve çetin mücadelelerin temsilcileriydiler. Doğu Perinçek gibi farklı siyasi çizgilerdeki isimleri de bu tabloya ekleyin. Aynı ülkenin geleceğine farklı pencerelerden bakıyor, birbirlerinin düşüncelerine zaman zaman en sert biçimde karşı çıkıyorlardı. Televizyon ekranlarında siyasi rakipler karşı karşıya gelir, moderatör süreyi belirler, görüşler kamuoyunun önünde tartışılırdı. Elbette o dönemlerin siyaseti de gerilimden, kutuplaşmadan ve ağır tartışmalardan uzak değildi. Ancak bütün bu ayrılıklara rağmen siyasi rakibin konuşulabilecek, tartışılabilecek bir muhatap olduğu anlayışının örnekleri vardı. Fikirlerin çatışması, insanların birbirleriyle bütün bağlarını koparmasını gerektirmiyordu.

Bugün ise birkaç saniyelik bir görüntü, siyasi kültürümüzün geldiği noktayı sorgulamamıza yetiyor. Cumhuriyet Bayramı'nda Anıtkabir'de Devlet Bahçeli merdivenlerden inerken dengesini kaybediyor, Müsavat Dervişoğlu koluna giriyor. Son derece doğal bir insani davranış, siyasi yorumların ve tartışmaların konusu hâline geliyor. İki siyasetçinin geçmişteki anlaşmazlıkları, bugünkü konumları ve aralarındaki görüş ayrılıkları üzerinden bir yardım hareketine anlamlar yükleniyor. Oysa insanın her davranışı siyasi bir tercihin, her yakınlığı ideolojik bir uzlaşmanın ifadesi değildir.

Yanan sobanın borusu yerinden çıktığında, kaynar su dolu demlik devrilmeye başladığında, masanın kenarındaki bardak düşmek üzereyken elimiz kendiliğinden uzanır. O birkaç saniyede hesap yapmayız. Elimizin yanacağını, üzerimize kaynar su dökülebileceğini düşünmeden düşeni tutmaya çalışırız. Yanımızdaki insan sendelediğinde de çoğu zaman aynı refleks devreye girer. Önce elimiz uzanır, ardından zihnimiz olup biteni değerlendirir. İnsani davranışların bir kısmı, siyasi kanaatlerimizin ve bilinçli tercihlerimizin öncesinde şekillenir. Bir insanın düşmesini engellemek için onun dünya görüşünü bilmeye ihtiyaç duymayız.

İnsanın insana uzattığı eli siyasi bir beyannameye dönüştürmek, siyaseti anlamaktan çok insanı unutmanın göstergesidir.

SİYASETİN SINIRI, İNSANLIĞIN BAŞLADIĞI YER

Demokratik kültürün temelinde yalnızca farklı düşüncelerin varlığı değil, o farklılıkların birbirini yok etmeden yaşayabilmesi bulunur. Siyaset teorisyeni Chantal Mouffe'un demokratik rekabet anlayışında dikkat çektiği rakip ile düşman arasındaki ayrım, tam da bu noktada önem kazanır. Rakip, düşüncelerine karşı çıktığınız fakat meşruiyetini kabul ettiğiniz kişidir. Düşman ise varlığı tehdit olarak görülen ve ortadan kaldırılması istenen taraftır. Bu sınır kaybolduğunda siyaset, düşüncelerin yarıştığı bir alan olmaktan çıkar, kimliklerin birbirini reddettiği bir mücadeleye dönüşür.

Bir siyasetçinin rakibine yardım etmesi, onun düşüncelerini benimsediği anlamına gelmez. Bir insanın zor anında koluna girmek, geçmişteki bütün anlaşmazlıkları ortadan kaldırmaz. Nezaket teslimiyet değildir. Merhamet ittifak değildir. İnsani dayanışma da siyasi sadakat göstergesi sayılamaz. Bunları birbirine karıştırmak, siyasetin etki alanını vicdanın ve ahlakın üzerine taşımaktır.

Daha tehlikelisi, bu anlayışın zamanla toplumun davranışlarını belirlemeye başlamasıdır. İnsanlar doğru olanı yapmak yerine davranışlarının kendi siyasi çevrelerinde nasıl karşılanacağını hesaplamaya başlar. Birine yardım etmek, selam vermek, aynı masada oturmak bile açıklama gerektiren hareketlere dönüşür. Böyle bir iklimde samimiyet yerini ihtiyata, nezaket yerini mesafeye, toplumsal güven ise karşılıklı şüpheye bırakır.

Bir toplumda nezaket göstermek cesaret gerektiriyorsa, orada yalnızca siyasi dil değil, birlikte yaşama kültürü de ciddi biçimde aşınmış demektir.

SİYASETİN GÖLGESİNDE KALAN TOPLUM

Demokrasi yalnızca sandığa gidip oy kullanmaktan ibaret değildir. Seçim, demokratik hayatın vazgeçilmez unsurudur ancak onun ahlaki ve toplumsal derinliğini tek başına açıklamaya yetmez. Farklı düşüncelerin birbirine tahammülü, siyasi rakiplerin ortak kamusal alanı paylaşabilmesi ve vatandaşlık bağının parti aidiyetlerinin üzerinde tutulabilmesi de demokratik olgunluğun göstergeleridir.

Avrupa'da da sert siyasi mücadeleler, toplumsal ayrışmalar ve kutuplaşmalar yaşanıyor. Hiçbir toplum bu sorunlardan bütünüyle arınmış değil. Ancak yerleşik demokratik kültürün temel ideallerinden biri, siyasi tercihin insanın bütün ilişkilerini belirleyen değişmez bir kimliğe dönüşmemesidir. İnsan sandıkta tercihini yapar, düşüncesini savunur, gerektiğinde iktidarı da muhalefeti de eleştirir. Ardından komşusuyla konuşmaya, arkadaşıyla görüşmeye, aynı sofrayı paylaşmaya devam eder. Çünkü vatandaşlık bağı, siyasi parti üyeliğinden çok daha geniş bir ortaklığı ifade eder.

Bizde ise kimi zaman siyasi aidiyetler, insanın bütün kişiliğini tanımlayan bir ölçüye dönüşüyor. Kiminle görüştüğünüz, kimin cenazesine katıldığınız, kiminle fotoğraf çektirdiğiniz, kimin elini sıktığınız üzerinden siyasi hükümler kuruluyor. İnsanların birbirleriyle kurduğu doğal ilişkiler, birer sadakat sınavına tabi tutuluyor. Böylece siyaset, toplumsal sorunlara çözüm üretmesi gereken bir kurum olmaktan uzaklaşıp gündelik hayatın en sıradan davranışlarını bile denetleyen bir baskıya dönüşebiliyor.

Bunun bedelini yalnızca siyasetçiler ödemiyor. Aile sofralarında, dost meclislerinde, komşuluk ilişkilerinde aynı ayrışmanın izlerini görüyoruz. İnsanlar karşısındakinin ne söylediğinden önce hangi tarafta durduğuyla ilgileniyor. Düşüncenin değeri, içeriğinden çok sahibinin siyasi kimliğiyle ölçülüyor. Oysa farklılıkların tehdit sayıldığı yerde eleştirel düşünce zayıflar, ortak akıl gelişemez. Bir toplumun fikrî zenginliği, herkesin aynı cümleyi kurmasından değil, farklı cümlelerin birbirini dinleyebilmesinden doğar.

Türkiye'nin ekonomik sıkıntıları, eğitimdeki sorunları, adalet beklentisi ve çözüm bekleyen onca meselesi ortadayken birkaç saniyelik bir yardım hareketinin siyasi tartışmaya dönüşmesi düşündürücüdür. Ülkenin geleceği için siyasetçilerden uzlaşma beklerken birbirlerine gösterdikleri en küçük insani yakınlığı bile sorgulamak, kendi beklentilerimizle çelişmektir.

Birbirinin koluna girmesini siyasi taviz saydığımız insanlardan, yarın ülkenin temel meselelerinde nasıl ortak sorumluluk üstlenmelerini bekleyeceğiz?

NEZAKET ZAYIFLIK DEĞİL, MEDENİYETTİR

Siyasi nezaket, eleştiriden vazgeçmek değildir. Gerektiğinde en sert itirazı yapabilmek, yanlış bulduğunuz politikalarla mücadele edebilmek, fakat bütün bunları yaparken karşınızdakinin insanlık onurunu koruyabilmektir. Güçlü siyasi karakter, rakibine duyduğu tepkiyi onun insani ihtiyaçlarından ayırabilen karakterdir. Bir insanın düşüncelerine bütünüyle karşı çıkarken zor anında yardımına koşabilmek tutarsızlık değil, ahlaki olgunluktur.

Devlet Bahçeli ile Müsavat Dervişoğlu'nun Anıtkabir'deki görüntüsünün üzerinde bu kadar durulmasının nedeni de budur. Görüntünün kendisi son derece sıradandır. Onu tartışmalı hâle getiren, siyasi rekabetin insani davranışlara dahi müdahale etmesini olağan karşılayan zihniyettir. Bir insanın diğerine uzattığı elin arkasında mutlaka siyasi hesap aramak, hayatı sürekli bir şüphe atmosferine mahkûm etmektir.

Batsın insanlığı unutturan siyaset!
Batsın bir insanın diğerine gösterdiği merhameti bile siyasi hesaplaşmanın malzemesine dönüştüren anlayış!

Siyasi partiler değişir, liderler gelir geçer, iktidarlar el değiştirir. Dün birbirine en sert sözleri söyleyenler yarın aynı meselede ortak bir tutum sergileyebilir. Demokratik hayatın doğasında bu değişkenlik vardır. Ancak bir toplumun ahlaki değerleri, siyasetin günlük ilişkilerine göre şekillenmeye başlarsa kaybedilen yalnızca siyasi nezaket olmaz. Güven, dayanışma ve birlikte yaşama iradesi de zarar görür.

Siyasetin insan hayatındaki yerini yeniden düşünmek zorundayız. Aynı ülkenin vatandaşları olarak birbirimize karşı taşıdığımız sorumluluk, siyasi tercihlerimizden önce gelir. Birbirimizi eleştirebilir, düşüncelerimize karşı çıkabilir, hatta hiçbir konuda anlaşamayabiliriz. Fakat bütün bunlar, birbirimizin insanlığına saygı göstermemize engel değildir.