Bazen bir galibiyet üç puandan fazlasıdır. Takımın hafızasını temizler, özgüveni ayağa kaldırır, tribünün sesini değiştirir ve kaybolmaya yüz tutan bir sezonu yeniden mümkün hâle getirir. Trabzonspor’un Galatasaray karşısında aldığı 4-0’lık galibiyeti de yalnızca skor tabelasıyla okumak eksik kalır. Mesele dört gol değil, o dört golün bundan sonra neye dönüşeceğidir.
Thomas Reis, henüz takımı yeterince tanımadan Galatasaray karşısına çıktı ve beklenmedik ölçüde güçlü bir başlangıç yaptı. Ardından gelen 20 günlük millî takım arası ise ona sezon içerisinde kolay bulunmayacak bir çalışma alanı açtı. Bu sürenin önemli bölümü artık geride kaldı. Dolayısıyla bugün konuşulması gereken aranın uzunluğu değil, Reis’in o zamanı neye dönüştürdüğüdür.
Çünkü teknik direktör değişikliğinin ardından gelen ilk güçlü sonuç her zaman yeni bir düzenin habercisi değildir. Oyuncu silkelenir, forma rekabeti artar, tribün canlanır, takım reaksiyon verir. Asıl futbol aklı, o ilk heyecan söndükten sonra ortaya çıkar. Mesele reaksiyonu düzene, heyecanı oyuna, özgüveni alışkanlığa çevirebilmektir.
Galatasaray karşısındaki 4-0 bir gecelik başkaldırı mıydı, yoksa yeni Trabzonspor’un ilk cümlesi mi?
Millî ara Reis’e bu sorunun cevabını hazırlama fırsatı verdi. Oyuncusunu tanıdı, kadronun sınırlarını gördü, eksikleri tespit etti ve kendi futbol anlayışını anlatacak zamanı buldu. Bundan sonra Trabzonspor’dan beklenen yalnızca galibiyet değil, ne oynadığını bilen bir takım görüntüsüdür. Çünkü büyük kulüpler bazen mağlubiyetten çok kimliksizlikten kaybeder.
Fakat Trabzonspor’un sınavı yalnızca sahada değil.
Başkan Ertuğrul Doğan’ın ve bazı yöneticilerin adının geçtiği devam eden bahis süreci, takımın yeniden futbol konuşmaya başladığı bir anda kulübün gündemini saha dışına taşıdı. Süreç tamamlanmadan kişiler hakkında hüküm vermek doğru olmaz. Ancak henüz nihai karar verilmemiş olması, oluşan kurumsal baskının görmezden gelinebileceği anlamına da gelmez.
Çünkü saha ile yönetim arasında sanıldığı kadar kalın duvarlar yoktur. Yönetimdeki belirsizlik kulübün koridorlarına, koridorlardaki huzursuzluk soyunma odasına, oradaki hava da eninde sonunda sahaya ulaşır. Yönetimin bugün yapması gereken, kendi sürecini sağlıklı ve şeffaf biçimde yürütürken futbol takımını bu gürültünün dışında tutmaktır.
Tam burada geçmişin bıraktığı soru yeniden karşımıza çıkıyor...
Fatih Tekke’nin ardından Hüseyin Şimşir döneminde de teknik heyetin arkasında ne kadar durulduğu tartışıldı. Şimdi Thomas Reis’le bir kez daha yeni bir sayfa açıldı. Fakat Trabzonspor’un ihtiyacı sürekli yeni sayfalar açmak değil, aynı sayfada yeterince uzun kalıp bir hikâye yazabilmektir.
Çünkü sürekli teknik direktör değiştirmek bir noktadan sonra çözüm olmaktan çıkar, çözüm üretilemediğinin göstergesine dönüşür.
Thomas Reis elbette sınav verecek. Takımı geliştirmek, oyuna kimlik kazandırmak ve sonuç almak onun sorumluluğu. Ama yönetim de aynı sınavın içindedir. Yönetmenin sorumluluğu yalnızca teknik direktör seçmek değil, seçtiği futbol aklının arkasında durabilmektir. İstikrar, galibiyet akşamlarında hocaya sahip çıkmak değil, ilk fırtınada onu yalnız bırakmamaktır.
İşte 20 günlük aranın gerçek anlamı burada yatıyor. Galatasaray galibiyeti Trabzonspor’a psikolojik bir kapı açtı, millî ara Reis’e o kapının arkasını hazırlama imkânı verdi. Bundan sonrası mazeret değil, karşılık zamanıdır.
Trabzonspor’un önündeki mesele birkaç maçtan da büyüktür. Bir tarafta yeni teknik direktör, yükselen özgüven ve yeniden filizlenen umut; diğer tarafta saha dışı tartışmalar, yönetim üzerindeki baskı ve yıllardır bir türlü kalıcı hâle getirilemeyen futbol istikrarı var.
Şimdi hem Reis’in hem yönetimin önünde aynı soru duruyor...
Bu kez gerçekten bir takım mı kurulacak, yoksa birkaç kötü sonuçtan sonra yine her şey başa mı saracak?
Çünkü Trabzonspor yıllardır başlayamadığı için değil, başladığını sürdüremediği için yoruluyor. Yeni hocalar, yeni heyecanlar, yeni başlangıçlar geliyor; fakat aynı sabırsızlık dönüp dolaşıp aynı kapıyı çalıyor.
Artık yeni bir başlangıçtan daha fazlasına ihtiyaç var.
Başladığını bitirmeye...
Ve bu hikâye bir kez daha yarım kalırsa faturayı yalnızca teknik direktöre kesmek kimseyi ikna etmez. Çünkü sürekli hoca değiştirilen yerde, bir süre sonra tartışılması gereken hoca değil, hocayı değiştiren akıldır.