Değişik zamanlarda çeşitli grupların dolandırıcılık ve vurgun yaptığını görmekle birlikte son yaşanan fon vurgununun Cumhuriyet tarihimizin en büyük soygunu olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Dikkat çeken nokta son yıllarda bu vurgunları yapan kişilerin siyasi kimliğindeki referanslarında İslami söylemin ağırlıklı yer tutması. Yüce dinimiz İslam’ın Kutsal kitabı Kuran’daki mesaj ve emirlerde ve yüce peygamberimiz Hz. Muhammed’in yaşamında ve öğretilerinde önem verdiği en hassas noktalardan birinin helal kazanç, adalet ve insan hakkına riayet olmasına rağmen bu vurguncuların en belirgin referanslarının İslam olması hem ironik hem de tezat içermesi açısından izaha muhtaç bir durumdur. Bu kişileri İslam dinimizin özündeki kutsallıktan ayrı tutmak ve İslam’ı en sade ve samimi yaşayan, bir kuruş haram yememek için kılı kırk yaran samimi Müslümanlardan ayırmak için siyasal İslamcı şeklinde ayrı bir tanımlama yapılması doğru ve hakkaniyetli olacaktır. Siyasal İslamcıların tarih boyunca davranış şekline ve gelişimine bakarsak bu günkü temsilcilerinin yaptıklarını çok daha iyi anlayabiliriz.
Peygamberimizin büyük mücadelesi sonucunda kendi yaşam alanlarında artık İslam’ın hakim olduğunu gören Arap aristokrasisinin çoğunluğu kendi rızasıyla veya mecburen Müslüman kimliğini alarak İslam devletinin yeni kurulan sistemine dahil olmuştur. Peygamberimizin vefatından sonra Arap asabiyesinden ve toplum içindeki ayrıcalıklı pozisyonlarından hiç vaz geçmeyen bu aristokrat kabile ve sülaleler yavaş ve sabırlı adımlarla ilerleyerek İslam devletini ele geçirmiş ve tarihte Ümeyyeoğulları kabilesi olarak Emevi hanedanlığını kurarak yerlerini almışlardır. Emevilerin ilk halifesi Muaviyedir. Muaviye İslam anlayışı içinde kapitalizmi kuran kişidir. Fethedilen beldelerden toplanan ganimetleri ve devlet gücüyle ulaşabildikleri her maddiyatı zimmetlerine geçirmeyi olağan uygulama haline getirmişlerdir. Kültürlerinde olan ve bedeviliğin esası olan ganimet ve talanı İslam dini ile bağdaştırmak için kendilerine bağlı bir ulema sınıfı oluşturup sistemlerinin temelini oluşturacak fetvalar verdirerek kendi bedevi kültürlerini İslam’ın geçerli yorumu olarak kabul ettirmişlerdir. Sonrasında Arap kültürü ile İslam’ı aynı zanneden Müslümanların bu ganimet kültürünü içselleştirmesi bu günkü siyasi İslamcıların en önemli dayanağı ve meşruiyet kaynağı haline gelmiştir. İslam akidelerini değiştirerek kapital İslam’ın yaratılmasında kırılma noktası Cemel ve Sıffin savaşları olmuştur. Bu savaşlarda Hz. Ali ve Muaviye zihniyeti karşı karşıya gelmiş ve savaşmışlardır. Savaşın taraflarından Hz. Ali’nin yanında sınıfsız bir toplum, maddi olanakların hakça bölüşülmesi ve İslam’ın özündeki eşitlik ilkelerini savunan halk varken, Muaviye cenahında kapital İslam’ın ilk temsilcileri, din duygusunu mülk edinme yolunda kullanmayı doğallaştıran bir anlayışa sahip olan ve zenginliği her şekilde kendine hak sayan bir Arap aristokrasisi vardı. Hz Ali tarafında Ammar b. Yasir gibi İslam’a yürekten inanmış, devletin bir kuruşunu bile kutsal sayan, özel mülkiyet karşıtı ve Ebu Zerr düşüncesinde devrimci insanlar, karşı tarafta ise geçmişte Peygamberimizin en yakınında bulunduğu halde Ammar Bin Yasir’in tabiriyle ‘’artık onlar dünyanın tadını aldılar’’ dediği Talha ve Zübeyr gibi aristokrat zenginler bulunuyordu. Mücadele ve savaşların sonunda Muaviye kazandı ve bugün şahit olduğumuz Müslüman kimliğiyle ganimet ve vurgun peşinde koşan yeşil kapitalistlerin ilk öncülleri olan siyasal İslamcılar doğdu. Bu savaşta aslında karşı karşıya gelen oligarşi ve halktı. Maalesef oligarşi kazandı halk kaybetti. ‘’Ben müminlerin lideriyim, mal ise günahkarların lideridir’’ diyen Hz. Ali kaybetti, ‘’Yer Allahındır ben de Allah’ın halifesiyim. Dolayısıyla ben Allah’ın malından ne alırsam, artık o mal benimdir. O maldan ne terk edersem o da bana caizdir’’ diyen Muaviye kazandı. Bundan sonra bütün İslam akide ve esasları Muaviye zihniyetine göre değiştirildi. Değişen zihniyeti ve akideleri desteklemek için bol miktarda hadis uyduruldu. Çünkü meşrulaştırmaya çalıştıkları harami düzene Kuran’dan bir dayanak bulmak imkansızdı. Bu nedenle Peygamberimizin söylemediği sözler üzerinden bir hadis külliyatı yaratıldı.
Türkler uzun bir zaman bu saptırılmış İslam yorumundan uzak durdu. Türklerin İslam anlayışı Kuzey İslam’ı denen ve Maturidi yorum ağırlıklı bir anlayıştı. Fakat maalesef yapılan hatalı tercihlerle güney İslam’ı denen Arap İslam anlayışı bir süre sonra Türklerde de hakim oldu. Bu Arap İslam anlayışının temeli Muaviye temelli Emevi anlayış olduğu için İbn i Haldun’unda çok doğru bir şekilde ifade ettiği gibi mülke ulaşmak için din’i kullanmak normal bir yöntem oldu.
Geçmişte yaşadığımız pek çok vurgunda olduğu gibi şimdi yaşadığımız fon vurgunun failleri de Muaviye’nin kurduğu kapital İslam’ın günümüzdeki çağdaş temsilcileridir. Kendilerini yeryüzünde Allah’ın temsilcileri olarak görür, Allah adına insanları yönetmeye çalışırlar. Bu insanlar özellikle görünür ortamlarda bütün bedeni ibadetlerini halkın gözünün içine batırırcasına yaparlar fakat geri planda her türlü vurgunu yapmakta sakınca görmezler. Tam bu noktada Maun suresi akla geliyor. ‘’Vay haline o namaz kılanların ki, onlar namazlarının özünden uzaktırlar. Onlar halka gösteriş yaparlar. Hayra da engel olurlar’’.