Bir şehre insan çekmek başarıdır. Asıl mesele, o insanın burada nasıl karşılandığıdır. Trabzon bugün tam da bu noktada önemli bir sınav veriyor.
Bir yanda “öğrenci şehriyiz”, diğer yanda “sağlık turizminin merkezi olacağız” diyoruz. Her iki hedef de Trabzon’un geleceği açısından değerli. Ancak bir şehrin vizyonu kaç kişiyi çektiğiyle değil, onlara nasıl bir hayat ve hizmet sunduğuyla ölçülür. Bu nedenle asıl soru şudur: İnsanları Trabzon’a kazandırmaya mı çalışıyoruz, yoksa ekonomik hareketliliği yalnızca kısa vadeli gelire mi dönüştürüyoruz?
“Öğrenci şehriyiz” diyoruz ama barınma, ulaşım, beslenme ve sosyal hayat maliyetleri karşısında öğrencinin nasıl ayakta kalacağını yeterince konuşmuyoruz. Şehir içi dolmuşlarda öğrenciyi koruyan ayrı bir indirimli tarifenin dahi bulunmadığı bir yerde bu iddia doğal olarak sorgulanır. Çünkü üniversiteye sahip olmak başka, öğrenci şehri olmak başkadır. Üniversite öğrenci getirir; öğrenci şehri ise o gencin gündelik hayatını mümkün kılar. Onu kayıt döneminde nüfus, eğitim döneminde müşteri olarak görmek öğrenci politikası değildir.
Her akademik yılın başında kiraların yeniden tartışılması da bunun bir başka yüzü. Talep artıyor, fiyat yükseliyor ve bu durum piyasanın kaçınılmaz sonucu gibi kabul ediliyor. Elbette piyasanın kuralları vardır; fakat bir şehrin de ölçüsü olmalıdır. Çünkü talebin kaynağı her zaman tercih değildir, bazen zorunluluktur. Bir kentin ekonomik karakteri de tam burada ortaya çıkar: İnsanların ihtiyaçlarını sürdürülebilir bir değere mi dönüştürüyor, yoksa geçici kazanç uğruna onları zorluyor mu?
Sağlık turizminde mesele daha da hassas. Trabzon’un sağlık altyapısı, hastaneleri, konaklama kapasitesi ve bölgesel konumu ciddi bir potansiyel taşıyor. Ancak sağlık turizmini “kaç kişi geldi, ne kadar harcadı?” hesabına indirgemek insanı denklemden çıkarmaktır. Tedavi için buraya gelen kişi önce turist değil, hastadır; kaygısıyla, ailesiyle ve çoğu zaman zorunluluklarıyla gelir. Bu yüzden hizmetin kalitesi hastane kapısında başlayıp bitmez. Konaklamadan ulaşıma, yeme içmeden fiyatlandırmaya kadar bütün şehir bu deneyimin parçasıdır. Hasta hastaneden taburcu olur; Trabzon hakkındaki hükmünü ise şehirden ayrılırken verir.
Elbette esnaf, ev sahibi, dolmuşçu, otelci, işletmeci ve yatırımcı kazanacak. Ekonomik hareketliliğin amacı da budur. Ancak sağlıklı bir şehir ekonomisi, bir tarafın kazancını diğer tarafın zorunluluğu üzerine kurmaz. Öğrencinin barınma ihtiyacını, hastanın hassasiyetini, turistin yabancılığını azami gelir alanına dönüştürmek kısa vadede kazandırabilir; uzun vadede ise güveni aşındırır.
Trabzon’un artık sloganlardan çok standartlara ihtiyacı var. “Öğrenci şehriyiz” diyorsak öğrencinin bütçesini, “sağlık turizmi merkeziyiz” diyorsak hastanın şehirde geçirdiği bütün süreci hesaba katmalıyız. Çünkü gerçek kalkınma, bugünün gelirini büyütmek değil, yarın da tercih edilen bir şehir olabilmektir.
Mesele tek bir soruda düğümleniyor: Bu şehre gelen insanı kalıcı bir değerin parçası olarak mı göreceğiz, yoksa geçici bir gelir kalemi olarak mı?
Öğrencinin zorunluluğunu, hastanın hassasiyetini, turistin yabancılığını yüksek bedellerin gerekçesi hâline getirmek kasayı büyütebilir; ama şehri küçültür. İnsan ödediği hesabı zamanla unutur, kendisine nasıl davranıldığını unutmaz.
Trabzon’un asıl tehlikesi pahalı olmak değil, insanın kendisini istismar edilmiş hissettiği bir şehir olmaktır.
Çünkü fırsatçılığın en ağır faturası masaya değil, şehrin adına kesilir.
Para yeniden kazanılır. İtibarın ikinci el piyasası yoktur.